Televizyon ve bilgisayar ekranının ağırlıklı olarak mavi dalga boyuna yakın ışınlar yaydığını söylemiştim; bunu test edebilirsiniz. Karanlık bir odada televizyon izleyen bir kişiye pencereden veya uzaktan bakarsanız, ortalığa yayılan ışığın daha çok mavi tonlarda olduğunu fark edersiniz. Denizin ve gökyüzünün mavisi de insan beyni için gündüzü, aydınlığı, sempatik aktivasyonu teyit edenlerdendir.

İşte akşam yemeğinden yatıncaya kadar olan bu dönem, medeniyet hastalıklarının ana kaynağıdır. Ancak size hasta olduğunuz “gündüz yapılan kan basıncı ölçümleri” veya “açlık kan şekeri” kriterleri üzerinden söylenir. Oysa akşam düşmesi gereken tansiyonunuz düşmüyorsa (ki buna tıpta non-dipping tansiyon denir) siz aslında hastasınızdır. Ama biraz daha hasta olmanız gerekir, önlemeye gerek yoktur. Çünkü doktorlarımız ve SGK tarafından hizmete sunulan ilaçlarınız vardır. Ve tabii o ilaçların kalantor, insan sevgisi ve insanlığa hizmet aşkıyla dopdolu üreticileri…

Sizler duymamış olabilirsiniz ama emin olun hekimler de pek duymamıştır; o nedenle tıp fakültelerinde öğrencilerine anlatmazlar… Ne de olsa anlatmak için bilmek gerekir. Dünya üzerinde yapılan en kapsamlı ve güvenilir diyabet çalışmalarının belki de birincisi UKPDS (The United Kingdom Prospective Diabetes Study)’dir. Yani Birleşik Krallık ileriye yönelik diyabet çalışması… 5 bini aşkın diyabet tanısı almış hasta yirmi yılı aşkın süre takip edilmiştir (1977-1997). Sayısız kıymetli bilgiye ulaşılmıştır; örneğin diyabetin komplikasyonlarının (nefropati, retinopati, nöropati) önlenebileceği gösterilmiştir vs.

Çalışmanın çok çarpıcı sonuçlarından bir tanesi ise güme gitmiştir, yani sönük kalmış gündeme taşınmamıştır; o da şudur: Yeni tanı konulan her iki diyabetli hastadan bir tanesinde “HALİHAZIRDA” bir diyabetik komplikasyon (nefropati, retinopati, nöropati) gelişmiş durumdadır.

Anlaşılmayan bir şey yok sanırım. Tıp size hastasınız demeden önce hasta olmuşsunuz aslında, yüksek kan şekeri bir organınızı hasarlamış. Ama sistem hastalığın önlenebilir olmasını istemiyor; olgunlaşmasını bir şeylerin adamakıllı bozulmasını istiyor ki, çarklar dönsün. Hekimler çalışsın, ilaçlar yazılsın…

Sonra bu iş iyi kötü fark edilince hemen isim konur; pre-diyabet… Yani diyabet öncesi diyabet gibi bir şey… Hastasınız aslında ama tıp sizin o zamanki hastalığınızla ilgilenmiyor. Kimseye akşam yemeği sonrası kan şekeri ölçümü yapılmıyor. Hemen bu imkânsız canım, kim yapacak, nerede yapacak filan demeyin! İstense öyle bir teknoloji geliştirilirdi ki, sizin af edersiniz yellenmenizden bile bu ölçüm yapılabilirdi. Sanki diyabetli kişilerin ölçümlerini hastaneler mi yapıyor, herkes kendi şekerini ölçüp bakıyor işte; hem de basit bir alet ve basit bir işlem ile…

Ama bizim, toplumların hasta olması isteniyor. Devasa çarklar ancak böyle çalışıyor. Sistem acele etmiyor, yavaş yavaş gidelim diyor hepsini… Dikkat ederseniz medeniyet hastalıklarına sahip insanlar genelde ortalama ömürden daha uzun yaşarlar. Yani bu hastalıklar ilaçlarını kullandığınız sürece sizi öyle hemen öldürmez, çünkü sizin ölmeniz istenmez. Neden mi, düşünün 45 yaşında diyabet oldunuz; 75 yaşına kadar -Allah uzun ömür versin, yaşadınız. Siz tam bir yağlı müşterisiniz. 30 yıl sadık, sağlam müşteri, mezarcı değil ya bunlar, niye ölmenizi istesin ki!

Ama buradan ilaç firmalarını suçladığım algısı filan çıkmasın. Onlar işlerini yapıyorlar, daha iyi ilaç, daha iyi sonuç için çırpınıyorlar. Ama hastalar ya da toplumlar hekimler tarafından bilinçlendirilmeli… Bakın Sağlık Bakanlığı demiyorum neden; bakanlık sigara ile uğraştı ne oldu? Bugün resmi rakamlar üzerinden Türkiye’de tiryaki sayısı artmış durumda… Bu buzdağının görünen yüzü… Kaçak sigara oranı ne kadar biliyor musunuz? Şöyle bir bakın etrafınıza, bir de sigaradaki ağır vergi yükünden dolayı, kendi sigarasını kendi saranlar kartopu gibi büyüyor. Yani yöntem yanlış… Aynı şekilde bir ara sağlık bakanı obezite ile mücadele ediyoruz diye afili tişörtler giyip, hoş yeşillikler içinde yürüyüş yaptı. Ama halk onun yaptığını yapamadı, çünkü şehirlerimizde öyle yeşillikler olmadığı gibi, yürüyecek kaldırım bile yok. Hatta öyle yok ki, gökten inen su bile içine girecek toprak bulamıyor… Temmuz 2017’de, İstanbul’da buna iki defa gözlerimle şahit oldum…

Haydi şimdi bir ara verelim, belki yürüyüşe filan çıkmak istersiniz.

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: