Arkamdan bir ses duyuluyor; “iki çay çek bize garson; şu delikanlı ile birkaç laf edip, güneşi birlikte uğurlayalım.”

Beyaz pos bıyıkları sol tarafından daha çok sararmış, dal gibi bir pir-i fani beliriyor arkamda… Ne tanıdım ne gördüm daha önce…

Eliyle belirli belirsiz bir selam verip yandaki sandalyeyi çekerek oturuyor yanıma… Sanki yıllardır beni tanıyor ve görüyor da, Üsküdar’dan güneşin batışına ilk kez şahit oluyor gibi gözlerini boğaza dikiyor. O sırada kalkıp gitsem farkına varmayacak…

“Ben yazanı da okuyanı da çok severim; baktım sen yazıyorsun, ben de okuyayım dedim. Gerçi izin almadım ama insan neden yazar ki değil mi evlat?”

Bu yaşta bilgisayar ekranından hele belirli bir mesafeden yazıları okuyabiliyor olması şaşırttı beni. Gözlük yoktu gözünde… Oysa temmuz sıcağına rağmen boynundaki kaşkolünün iki yanına sarkmış ortası mıknatıslı bir gözlüğünün olduğunu nihayet bana dönünce fark ettim.

“Yazdıklarımın okumaya değer olduğunu zannetmiyorum, ama bir mahsuru yok tabii, sevgilime mektup yazmıyorum ki!”

“Ha tabii canım, öyle olsa hemen çevirirdim gözlerimi, sanki bana yazıyorsun gibi geldi de ondan devam ettim okumaya.”

Çaylar gelince tabakasını çıkarıp kendi doldurduğu sigaradan ikram etti. “Belki” dedi “damak tadına uymaz ama bunu denemeden anlayamazsın.”

Çay ve sohbet olunca sigara arada kaynıyor doğrusu, ama yine de hiç fena değildi tadı…

İsminin Haydar Hürgezen olduğunu öğrendiğim bu yaşlı adamın kısa hayat hikayesi dahi buraya sığmaz… Hem çok sıradan hem de tamamen sıra dışı bir hayat. 1970’lerin ateşlisi, Diyarbakır cezaevinin 4 yıllık misafiri, siyaset denemeleri ve hayal kırıklıkları vs… Yazar aynı zamanda, ama kitaplarını başka isimle yazmış, söylemiyor.

Yaşıma göre benim kısa hikayemin de hiç fena olmadığını söylüyor, sonra iki çay daha…

“Neden oturdum buraya biliyor musun?” Ben başımı sallıyorum. “Çünkü” diyor “akıl ve vicdan ile ilgili düşüncelerini yazmayacaktın, yani sonraya bırakacaktın. Ama ben merak ettim, sen sonra yazacaktın belki yazmasına da ben nereden bulup okuyacaktım.” Tam burada kafası karıştı, kelimelere dökmek için aldığı soluk sanki boğazına takıldı.

“Gerçi okusam ne olacak sanki, ömrümün son günleri belki de artık çoğu şeyin bir anlamı kalmadı.”

Benim sohbete pek niyetim yoktu nedense… Kendimi tanıyorum, bir dalarsam boğazın karşısından çıkarım, onu da istemiyordum.

Ama yine de insan bu, merak ediyor… Bir mücadele insanıydı, yorulmuştu belli. Tam “evet olacak” dedikleri bir zaman diliminde kumdan kalesi dalgalarla yıkılmış bir çocuk gibi kalakalmıştı. Yeniden inşa etmeye de galiba mecali yoktu.

“Haydi yudumla çayını, boş ver sen beni. Heba olmuş bir ömür bizimkisi, sahi ne iş yaparsın sen evlat?”

Konuyu değiştirip sohbeti derinleştirmekten kaçınıyordu. Bence de mahsuru yoktu, hoş beş ettik, çayları sigaraları bitirdik. Ben çoktan bilgisayarımın kapağını kapatmış, çantama koymuştum.

“Yazdıklarını tamamla” deyiverdi, “akıl ve vicdanla ilgili kısmı… Belli ki akıl ve vicdan sahibisin.” “Sağ olun” dedim, “çok yazılmış çizilmiş bir konu bu, ama insan yine de bildiğini okuyor, şeytana sokuluyor.”

Başını salladı iki yana, “olsun” dedi, “sen en azından şeytana sokulmadığını ifade et, kayda geçir. Bilirsin kayıtlar önemlidir, sözler uçar gider. Sonra Tanrı sorduğunda dersin, ben yazmıştım diye… Belki sana kıyak geçer. Ama yazdıklarını yapmayacaksan, hiç yazma.”

Bunun bir olta olduğunu sonra anlıyorum…

“Tabii ki yapmayacaksak niye yazalım ki.”

“O zaman şöyle diyelim; yazdığını yap, yapacağını da yaz ki tarih şahit olabilsin. Haydi bakalım akıl ve vicdan konusuna devam et… Sen yaz ben okuyayım, geri kalan ömrümde ne yapacağıma emin olayım…”

Öyle olmadı, ben de yaşlı adama bir olta salladım, konuşturdum onu… O konuştu ben kayda geçirdim… Uzun ve karanlıkla kucaklaşmış sohbetin hülasası şuydu:

“Akıl ve vicdan insanın olmazsa olmazıdır. Akıl yoksa insan mesul değildir; hem Tanrı’ya hem topluma karşı… Akıl varsa durum şudur; insan akıl sayesinde, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini ayırma kabiliyetine sahip olur ve ayırır.”

Sohbetin tadı arttıkça, çayları ben söyledim ve kendi sarmadığım, içinde hiç emeğimin olmadığı ama ismi afili sigaradan ikram ettim. Bir tane bile içmedi, kabul etmedi. “Ben” dedi, “zamanında bunu yazmıştım, izninle yazdığıma uyayım, o sigaradan içmeyeyim.”

“Olur, olur tabii…”

“Akıl işte bu doktor bey, sen doktorsun onun sağlığı da ayrı bir konu, beni aşar hem de çok…”

Kalkmaya niyetliydi, vicdan kısmı eksik kalırsa vicdanım rahat etmeyecek, azap çekecektim.

“Peki vicdan, onun hakkında da çok söz var, herkes kendince bir şey söylüyor.”

“Ben de kendimce bir şey söyleyeyim doktor, sen ne yazarsan yaz…”

Ben de ne söylerse aynıyla yazmaya karar verdim, zaten değiştirseydim vicdansız olmaz mıydım?

Vicdan” dedi Haydar Bey, hissettim ki, aklı vicdanı ile barışıktı, orada hür bir şekilde geziniyordu; “akıl iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan ayırdıktan sonra, ki bunu ister Tanrı’nın direktifleriyle pekiştir ister salt aklı rehber kabul et…

Duraksadı, başını önüne eğdi, pos bıyıklarına düştüğünü görmediğim birkaç damla gözyaşı sakalından süzülüyordu… Özetlediği hayatının derinliklerinde kim bilir ne yaşanmışlıklar, ne pişmanlıklar ve belki de ne vicdansızlıklar vardı ya da vicdansız insanlar…

İyiden, güzelden ve doğrudan yana olmaktır vicdan…  Taraf olmaktır yani.

O yüzden vicdan yoksa akıl bir canavardır doktor bey…

Akıl ve vicdanın her daim rehberimiz olması dileğiyle… İyi pazarlar…

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: