Neredeyse bir yıl geçti; bir acayip gurbetteyim. Kevgirin üstünde pek kalan olmadı. İplikler pazara çıktı, herkesin kumaş kalitesi belli oldu. Az da olsa söyleyecek söz birikti… Buyurun…

Lütfen bu yazıyı okurken, Zindandan size yazılan mektubu yazarının sesinden dinleyiniz…

https://www.youtube.com/watch?v=OxdIwILDuVw

 

İnsan zahir ile hükmetmekle mes’uldür, zan ile değil. Hayatım boyunca diyemesem de, öğretim üyeliğim boyunca diyebilirim sanırım, hep buna dikkat etmeye çalıştım. Zanna hüküm bina etmemeye, zahir ile yola devam etmeye. Yanıldım, aldatıldım, hayal kırıklıklarından zengin hediyeler aldım. Kan kustum, “ne güzel kızılcık şerbeti” dedim, demeye çalıştım.

Pişman mıyım? Hayır… Bugün yeniden film başa sarılsa… Mümkün olduğunca en az hata ile yine aynı hayatı yaşamak isterim. Kimseyi aldatmadan, aldansak bile zan ile hüküm vermeden. “Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır” düstürunun gölgesinde…

Ha böyle yazınca pek bir erdemli olduğumuz zannedilmesin. İnsan bu, menfaatinin peşindedir. Peki bizim menfaatimiz ne? Neyin peşindeyiz? Asumanın, evet asumanın. Tek bir yıldızın değil, ne omuzda ne gökyüzünde tek bir yıldızın… Biz asumana talibiz.

Bir yıldız yetmez bize, ister gökyüzünde olsun ister omuzlarda… Yetmez. Ne bir çiçekle bahar olur ne bir yıldızla samanyolu.

Yıldızlarımız vardı bizim, gecelerimizi aydınlatan, göz kırpan, ağlayan, ağlatan… Dertleriyle, sevinçleriyle… Ufukları aşan vizyonlarıyla… Bir yıldız uğruna silkelediler gökyüzünü… Döktüler, söndü ışıkları.

Yo sönmedi, hani bir hikâye vardır; çok hikâyeden biri… Şu berberde tıraş olan kel muhterem, bilirsiniz. Kendisine zulüm eden adama gönül koymamasına rağmen, zalim yolda giderken ölümle karşılaşır. Sorarlar adama “ne yaptın, neden yaptın” diye… Adam bir şey yapmadım, gönül koymadım demiş ama… “Bu kabağın da bir sahibi var!”

Evet o başı kabak, ruhu apak adamcağız gibi ben de diyorum, kalbimden diyorum; “Bu yıldızların da bir sahibi var!” Evet var, hem de herkesin olması için can atacağı bir sahip… Ama sahip istiyor ki, odun kalmayalım, kaba durmayalım. Azıcık daha yontulalım, değme dülger imrensin…

Şimdi karıncaların mevsimi başlıyor. Köpekbalıklarının etrafındaki su yavaş yavaş çekiliyor… Karınca dedim de aklıma bir başka hikâye geldi. İyi kulak veriniz, öyle sıradan geçiştirilecek bir hikâye değil bu… Hatta hikâye de değil, hayatın tam kendisi, asumanın can alıcı aydınlığı.

Nemrut harlar ateşi, tüm ahali toplanır. O vakit meydana şimdi televizyonların başına… Mancınığın içinde bir insan, bir vicdan, bir peygamber; Hz. İbrahim…

Halk ellerini ovuşturur, ateş kudurur. Nemrut mağrur, kibir abidesi. Nemrut yerine kibirlileri, ufuksuzları, gereksizleri koyabilirsiniz. Zaman ve asır farkıyla her şey aynıdır. Ateşin etrafındaki insanlar da. Ta kadim Mısır’dan bu yana. “Sen haklısın ey Musa, ancak bizim karnımızı firavun doyuyor” diyenlerin torunları, soydaşlarıdır onlar… O gün ateşin etrafında, bugün gazetelerin, televizyonların başında…

Bir karınca sökün eder, har çöl ateşinde bir damla su taşımaktadır. Alay ederler onunla, hafife alırlar. Alayları Nemrut ateşi gibi harlansın diye sormadan edemezler yine de… “Ne yapacaksın o su damlasıyla? Hiç senin taşıdığın su ile kudretli Nemrut’un ateşi söner mi?” Kahkahalar, hakaretler arasında o yoluna devam eder. Durdururlar, illa cevap isterler. İsteksizdir, o insanlarla işi hesabı yoktur… Ama madem yolunu kestiler iki kelam eder; “Ateşi söndürmek benim vazifem değildir, ben bu su damlacığını ateşin harını gidermek için değil, tarafım belli olsun diye taşıyorum.”

Aynı vakitlerde Hz. İbrahim’in yanında bir melek belirir; siz inanmazsınız belki ama bu gerçeği değiştirmez. Cebrail tüm yetkiler Tanrı tarafından kendisine verilmiş bir ordu kumandanı, bir genelkurmay başkanı gibi eğilir Hz. İbrahim’in kulağına…

“Ey İbrahim” der, “izin ver yerin altını üstüne getireyim.” “Hayır” der büyük peygamber. “Sizden bir şey istemiyorum, sahibim benim durumumu görmüyor mu?” “Evet, elbette” der Cebrail… “O zaman ben sizden bir şey istemiyorum, halimi sahibime arz ediyorum”…

Karınca suyu taşır, mancınığın ipi kesilir. Halk ağzında salyalar, çığlık çığlığa o naif, zanla hükmettikleri için zavallı, haksız ve çaresiz gördükleri peygambere diker gözlerini. Sadece an meselesidir har ateşin içinde yanıp kül olması, külünün bile kalmaması.

Öyle olmaz ama, gerisini siz benden daha iyi bilirsiniz.

O kabağın ve Hz İbrahim’in sahibi bizim de sahibimizdir… Ateş azıcık harlanmış, bilen bilmeyen, bizleri hiç tanımayan, zan sultanları salya sümük saldırmış, yalan, hainlik almış başını gitmiş… Ne fark eder?

Belki baş ucunuzda bir melek diyor ki size “izin ver yerin altını üstüne getireyim.” Siz tıpkı Hz. İbrahim gibi cevap verin, karınca gibi olun… Her işi sahibine bırakın ve zaten bıraktınız… Bıraktınız değil mi?

Bu bayram sizin bayramınız, izninizle kendimi de dahil edeyim; bizim bayramımız… Bu bayramı, duruşunuzla, sükutunuzla, yitirmediğiniz umudunuzla hak ettiniz…

Bayramınız kutlu olsun.

Biz asumana talibiz ve öyle kalacağız. Bir yıldıza Hz. İbrahim’i satmaya asla niyetimiz yok…

Mehmedim sevinin başlar yüksekte

Ölsek de sevinin, eve dönsek de.

Sanma bu tekerler kalır tümsekte

Yarın elbet bizim elbet bizimdir

Gün doğmuş gün batmış

Ebed bizimdir…

NFK

 

1 Comment

  1. Ne bir çiçekle bahar olur, ne bir yıldızla samanyolu…

    Derinden etkiledi cümleleriniz. Altı çizilesi satırlar… Sözleriniz hayatımıza ufuk ve umut olmaya devam ediyor. Kaleminize sağlık. Karınca olma yolunda hep birlikte koşturmak dileğiyle. İyi bayramlar.

    Madem NFK ‘yı anıyoruz. Bu da bizden olsun.

    Tohum saç, bitmezse toprak utansın! 
    Hedefe varmayan mızrak utansın!

    Hey gidi Küheylan, koşmana bak sen! 
    Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

    Eski çınar şimdi Noel ağacı; 
    Dallarda iğreti yaprak utansın!

    Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
    Onu sürdürmeyen çırak utansın!

    Ölümden ilerde varış dediğin,
    Geride ne varsa bırak utansın!

    Ey binbir tanede solmayan tek renk; 
    Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: