İnsan metabolizması yüzyıllar boyunca “aydınlık-karanlık” döngüsüne sadık bir saat tarafından yönetilmiştir. Bu saate “biyolojik saat” diyoruz ve bu saat beynimizin yaşamsal bir bölümü olan “hipotalamus”ta bulunuyor.

Biyolojik saatin “zaman” kavramı tamamen güneş ışınlarının “varlığı, azlığı, çokluğu, azalması, çoğalması” kriterine göre belirleniyor. Bunu biraz açalım.

İsterseniz sabahtan başlayalım. Hepimiz uykuda ve hava karanlık iken güneş sistemindeki dinamizm gereği sabah oluyor ve bizim tabirimiz ile şafak söküyor. Yani dünya sabit bir hızla batıdan doğuya doğru döndüğü için yaşadığımız yere düşen güneş ışığı miktarı artıyor ve nihayet hava aydınlanıyor. Bu süreci biyolojik saatimiz gözümüze düşen ışık miktarının artması ile anlıyor. Göz kapaklarınız buna engel değil. Mutlak karanlık bir yerde uyumuyorsanız bu her zaman böyle.

Kişinin kanında birtakım değişiklikler oluyor, bunlara sonra değineceğiz. Ancak kandaki ve başka organlardaki tüm değişimleri yöneten ana bir “nöbet değişimi” gerçekleşiyor. Vücudumuzun yönetimi “parasempatik” sistemden alınıp “sempatik” sisteme devrediliyor. Bu bize sorularak yapılan, izin alınan ya da olmasa da olur denen bir nöbet değişimi değil. Genetik kodumuz böyle… Biz fark etmiyoruz, değiştiremiyoruz, önlemek veya geciktirmek gibi opsiyonlarımız yok.

İşte sabah vakti olan bu değişim döneminde tüm olanlara “şafak fenomeni” diyoruz. Uzun uzun size sempatik ve parasempatik sistemi anlatmak sıkıcı olur. Amaçtan da uzaklaşırız. Ama bir iki noktayı zihnimizde tutmakta yarar var:

Sabah olan değişiklikler (şafak fenomeni) bizi hareketli bir periyoda hazırlar; hem bedenen hem zihnen. Kan şekerimiz yükselir, dikkatimiz artar, kaslarımıza ve beynimize daha fazla kan gider vs. Böylece atalarımızdan aldığımız genetik kodun emirleri yerine getirilir. Hepimiz uyku gibi bir süreçten “mesai, iş, çalışma” gibi aktif bir döneme geçeriz ve gün boyunca “sempatik sistem” bizi elinden geldiğince zinde, dinamik tutar.

Ne kadar güzel değil mi? Gerçekten öyle… Bu nedenle aslında gıcık olacağınız bir gerçeği burada hızlıca araya sıkıştırmak isterim; sabah kahvaltısı öyle abartıldığı kadar “acayip kıymetli” asla “atlanmaması gereken” bir öğün filan değildir. Çünkü siz ister kahvaltı yapın, ister yapmayın sempatik sistem kan şekerini yükseltir, kan yağlarını da… Kanınızı enerjiden zengin hale getirir, solunum sisteminizdeki içinden hava geçen borucukları genişletir, kalbinizi daha çok ve güçlü atması için destekler. Siz kahvaltı yapmışsınız yapmamışsınız çok önemli değildir. Buradan kahvaltı önemsizdir anlamı çıkmasın ama tabulaştırmaya gerek yok. Elbette peynir, yumurta, zeytin gibi kıymetli gıdaların da içinde olduğu bir kahvaltı yararlıdır. Ama pek çok toplumda bunlar yerine bir bardak kahve ve yanında bir iki atıştırmalıktan oluşan kahvaltılar vardır ve bu büyük bir sorun değildir.

Kahvaltı yapan bir insan için öğle yemeği tam bir sorundur. Çünkü daha henüz kahvaltıda aldığı enerjiyi harcamadan (bunu söylerken beden işi yapmayan toplum bireylerinden bahsediyorum), bir de üstüne öğle yemeği yemek sosyal bir ihtiyaç olsa da metabolik olarak saçmadır. Çünkü yemek yemek ve sindirim sempatik değil parasempatik bir aktivitedir. O nedenle öğle yemeklerinden sonra ağırlık çöker, insanlar uyuklar ve öğrenciler alenen uyurlar…

Neyse geçelim. Sempatik sistemin hükümranlığı akşama kadar devam eder. Akşamla birlikte nöbetini “parasempatik” sisteme devreder. Bu sessiz devir teslim töreninin zamanını belirleyen şudur; ikindiden sonra güneş ışınları artık bulunduğumuz yere dik değil eğik düşmeye başlar. Düşen ışınların kompozisyonu değişir ve maviden sarıya kayar. Bunu gökyüzündeki değişimden kolayca anlayabilirsiniz. Şafakta sarıdan maviye olan değişimin tersi olur ve ışınlar maviden sarıya kayarlar… Biyolojik saatimiz bu değişimi “gözümüzden” kendisine ulaşan ışık bilgisi ile analiz ve tespit ettikten sonra nöbetin sempatik sistemden parasempatik sisteme geçmesi için emir verir ve sabah olduğu gibi birtakım değişiklikler olur. İşte bu akşamüstü değişimlerinin hepsine birden de “alacakaranlık fenomeni” diyoruz. Bu fenomen ile tüm yetki ve sorumluluk sempatik sistemden parasempatik sisteme geçer.

Modern çağda alacakaranlık fenomeni ve karanlığa giriş tam bir karmaşadır ve insan metabolizmasına etkileri oldukça dikkat çekicidir. Bir gün değil, bir yıl da değil ama bir “dekat” ya da bir nesilde sigara gibi, kalıcı ve çözümü kolay olmayan sorunlara neden olur.

Tıpkı damlaya damlaya göl olur sözündeki gibi… Damlaya damlaya göl de olur, diyabet de…

Devam edeceğiz…

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: