İnsan uykuya daldığında önemli fizyolojik değişiklikler olur. Uykuya dalmak demek beyindeki uyku kapılarının açılması demektir. Bu kapıları parasempatik sistem ile koordineli çalışan biyolojik saatimiz açar. Açmak için de bazı haberciler kullanır. Bunlardan en önemlisi pineal bezden salgılanan melatonin habercisidir. Melatonine hormon demek pek mümkün değildir, ancak pratikte böyle denmesinin bir mahsuru yoktur. Biz daha çok “karanlığın kimyasal ifadesi” demeyi tercih ediyoruz.

Önce bir iki fizyolojik değişimden bahsedelim. Uykuya daldığımızda en önemli değişikliklerden bir tanesi kan basıncında gerçekleşir; kan basıncı yaklaşık %15-20 civarında düşer. Bu sayede kalp ve damar sistemi rölantiye geçmiş olur ve gerekli bakım-onarım işlemleri yapılır. Bu işlemlerden en önemlisi damarlarımızın en iç kısmını döşeyen tek sıra bir hücre tabakası olan “endotel” hücrelerinde olur.

Bu hücreler bizim gözümüze bir organ gibi gelmez; çünkü kalp gibi karaciğer gibi bir organ şeklinde değillerdir. Ancak bakış açımızı biraz değiştirirsek bambaşka bir pencere açılır karşımızda. Damarların içini döşeyen bu tek katlı hücreleri sayarsanız karşınıza 10 trilyon gibi bir rakam çıkabilir ki, insan vücudunda kırmızı kan hücrelerinden sonra en çok bulunan hücreler olduklarını hemen anlarsınız. Kırmızı kan hücresi sayısı ortalama bir erişkinde 25 trilyondur. Bundan sonra en çok bulunan hücre ise işte bu endotel hücreleridir. Toplayıp tartarsanız, yaklaşık 2 kg gelirler. Vücutta kas ve kemik gibi dokular hariç bu kadar ağır bir organ yoktur. Örneğin karaciğer ve beyin yaklaşık 1.5 kg kadar ağırlığa sahiptir.

Anlayacağınız endotel aslında kocaman bir organdır, ancak şeklinden dolayı bize öyle gelmez. Eh bir organ olduğuna göre bunun da hastalıkları vardır değil mi? Tıpkı karaciğer, kalp hastalıkları gibi. Ama bu organın hastalıkları önemsenmez, hastalık olarak kabul edilmez. Çünkü tedavi ederseniz ya da önlem alırsanız daha önce bahsettiğimiz kapitalist çarklara çomak sokmuş olursunuz.

Söyleyecek o kadar çok söz var ki, bir türlü uykuya dalamadık…

Size diyabetin komplikasyonları yani diyabetin asıl zararlarından bahsetmiştim; nefropati, retinopati ve nöropati diye; sırasıyla böbrek hasarı, göz dibi hasarı ve sinir hasarı… Şimdi sıkı durun:

İşte tüm bu komplikasyonlar aslında bu organların yani böbrek, göz ve sinirlerin damarlarındaki “endotel”in hastalıklarıdır. Yani hepsi ve daha fazlası aslında topluca “mikroanjiopati”dir; küçük (ince) damar hastalığı. Bunun tıbbi anlamı; endotel hasarıdır.

Kılcal damarların cidarını sadece bu endotel hücreleri döşediği için bu isim verilmiştir.

Bir de makro (büyük, kalın) anjiopatiler var; örneğin koroner arter hastalığı gibi… Burada da durum aynıdır ve hasarlanan, hastalanan yine bu endotel hücreleridir.

Çünkü bu endotel hücreleri acayip bir “endokrin organdır.” Kafamız karışmasın, kan dolaşımı, pıhtılaşması, kolesterolün damar cidarına yapışmaması, kan basıncının istenenden daha fazla artmaması vs. gibi onlarca görevi vardır. Hasarlanınca tüm sistem, çarklarına çomak sokulmuş saat gibi darmadağın olur.

Eğer bu hücreler hasarlanırsa, üç vakte kadar diyabet, yüksek tansiyon, şişmanlık, karaciğer yağlanması, metabolik sendrom, damar tıkanması, kalp ve damar hastalıkları gibi “medeni” hastalıklardan bir tanesinin “manifest” olacağına garanti verebilirim. Buradaki “manifest” tabiri önemli… Açığa çıkma, ortaya çıkma demek, tıbben ise klinik olarak görülme yani “evet hastalık var” demektir. Bu şunun için önemli; hastalık zaten vardı ama gizliydi, derindeydi, buz suyun içindeydi, şimdi ortaya çıktı, görünür oldu.

Oysa daha öncesinde endotele baksaydınız hastalığın orada “kuluçka” döneminde olduğunu çok rahat görebilirdiniz.

Şimdi hazır uykuya dalamamışken şu endotel hasarı işine devam edeceğimiz cevabın sorusu ile yazımızı bitirelim.

Sizce bir insanın endotelini hasarlayan onu çalışamaz ya da bozuk hale getiren en önemli etken/sorun nedir?

2 Comments

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: