İpin ucunu kaçırmamak lazım. Epey yazı oldu ve hamur daha su alacak gibi duruyor. Medeniyet hastalıklarının temelinde yatan en önemli bozulmalardan bir tanesi geceyi/karanlığı anlamaktan geçiyor. Genel sağlıklılık (wellness) halimizin önemli ayaklarından bir tanesi bu…

Hatırlarsanız serimize kötü bir örnekle başlamıştık; bu örnek sigaraydı… Sigaranın etkilerinin organizmada manifest olabilmesi (ortaya çıkabilmesi) için tekrarlanması ve belirli bir zaman dilimi gerekiyordu.

Biyolojik gece de böyle… Sigara aktif bir eylem gerektiriyor; bir şeye sahip olacaksanız ve onu kullanacaksınız. Oysa biyolojik gece tamamen pasif bir eylem. Sadece bilinçsizce ya da bildiğiniz, alışageldiğiniz gibi yaşayacaksınız. O yüzden daha sinsi bir hastalık yapıcı… Zamanla tüm altyapıyı bozuyor. Bu durum bizim genlerimize yabancı; yani metabolizmanın çalışma esaslarına tamamen aykırı…

İnsan organizmasında iki ana nöbet değişim zamanı mevcut. Bunlar sabah (şafak fenomeni) ve akşam (alacakaranlık fenomeni) olarak tanımlanıyor. Şafak fenomeni modern yaşam tarzının çok bozamadığı bir değişim. Sabah havanın aydınlanması ile ortaya çıkıyordu. Ancak alacakaranlık fenomeni tamamen bozulmuş durumda. Yaşam mekanlarının aydınlatılması bu fenomenin bozulmasına neden oluyordu.

Bu bozulmuş fenomeni takip eden dönem akşam yemeğinin ardından gelen postprandial dönem. İşte bu dönemde metabolizmalar allak bullak oluyor. Bu dönemde yaşanan otonom karmaşanın neden olduğu durumu “postprandial dismetabolizm” diyoruz. Burada sempatik ve parasempatik sistem birbirine giriyor ve metabolizma hangi sistemin emri ile ne yapacağı konusunda bir karmaşaya itiliyor. Bu da zamanla “metabolik bir çürüme”ye neden oluyor ve hastalıklara zemin hazırlıyordu.

Burada ara bir soru sorup cevabını bulalım; gerek Oryantal gerekse Ortodoks kültürlerde mevcut “gündüz kestirmesi” diyebileceğimiz bir uyku var. Gündüz vakti kısa süreli uyku; kestirme yani. Bu uykunun ismi İslami literatürde kaylule, Ortodoks kültürlerde sieasta ya da nap… Yani metabolik olarak sempatik aktivasyonun etkisi altında iken (örneğin tam öğleyin) kısa süreli bir uyku molası… Çok sağlıklı olduğu kabul edilir ya da söylenir. Bu uyku sempatik aktivasyon içinde kısa süreli bir “parasempatik kaçamak” kabul edilebilir. Gece uykusundan farklıdır ve bu farklılık melatonin salgısının olmayışı ile belirginleşir. Organizma henüz güneş ışınları içindeki mavi dalga boylarının azaldığına ve sarı dalga boylarının arttığına şahit olmadığı için buna farklı tepki verir. Siz uyursunuz, beyinde belirli değişiklikler olur ancak melatonin salgılanmaz…

İkinci sorumuz da şu olsun; “madem karanlık bu kadar önemli, körlerin normal popülasyona göre çok daha az kansere yakalanması bununla alakalı olmalı?” Cevap hem evet hem hayır. Evet çünkü bununla ilgili çalışmalar bir ilişki ortaya koymuş durumda, hayır çünkü bu ilişki kesinlik ifade edecek kadar güçlü değil, yani başka mekanizmalar da olabilir. Bu konu ile ilgili 2007 yılında yaptığımız çalışma halen güncelliğini koruyor denebilir.

Konuyu derince irdeleyen önemli makalelerden bir tanesi, benim de yazarları arasında olduğum bu makale… İnsanın biyolojik ritminin bozulması hem kanser görülme sıklığı ile ilişkili hem de medeniyet hastalıkları ile…

İkinci soruya bir ilave yapalım; Kuzey Kutbuna yakın yerlerde yaşayan insanların durumu nedir? El alem bizim gibi meşgul değil ya, boşluktan bunu da araştırmışlar ve bir ilişki bulmuşlar. Kış boyunca çok uzun karanlık periyotları yaşayan bu insanlarda gerçekten meme ve prostat gibi endokrin (hormonal) kanserlerin görülme sıklığı toplum ortalamalarının altında…

Çalışmada Kuzey Kutbuna yakın yerlerde yaşayan popülasyon üzerinde yapılan çalışmalarda özellikle meme kanseri görülme sıklığının az olduğu bilimsel verilerle tartışılıyor. 

Anlayacağınız bir ilişki gözüküyor. Görme özürlüler ile Kuzey Kutbuna yakın yaşayanlar (ör. Tromsö) bazı kanser türlerine karşı daha dirençliler. Bunun da karanlık ve melatonin ile güçlü bir ilişkisi var. Eğer batılılar daha çok çalışır ve bilgi üretirse biz de buradan bilgiyi aktarmaya çalışacağız. Bu ara özetten sonra serimize devam edeceğiz…

Görme özürlü kişilerde kanser görülme sıklığının toplum ortalamalarının altında olması da gece ışığa maruz kalma ile ilişkili görülüyor. Bu konu da ayrıntılı olarak tartışıldı çalışmamızda…

 

Biyolojik gece serisinde kısmet olursa bir ara özet daha yapıp, biyolojik gecenin biraz mistik, biraz psişik taraflarına bakacağız. Büyük yazarların en çok sevdikleri zamanların gece karanlığı ve loş ışık olduğunu, pozitif bilimlerle uğraşanların ise daha çok şafak sökümü ve sabahı tercih ettiklerine şahit olacağız…

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: