İstanbul kalabalık filan ama güzel memleket. Hayat sizi sıktığında, nemli hava da bunu körüklediğinde -ki bu yaz mevsiminde pek nadir olmuyor- nefes almak için çözüm arıyorsunuz. Bazıları “atalım kendimizi şöyle dışarıya” diyor, kaçmak istiyor kadim şehirden. Haklılar… Ama azizim öyle kolay mı İstanbul’u terk etmek; onun için bile saatler harcamak gerekiyor.

Bazen hani derler ya “çivi çiviyi söker” diye, ben tam tersini yapıyorum. İnatla şehrin göbeğine, magmasına ilerliyorum. Öyle bir soluklanıyorsunuz ki boğazda, havası mentollü sanki, açıyor sizi… Kadıköy, Üsküdar, Beşiktaş, Ortaköy… Sevdiğine kavuşmuş bir çift gözün hasret gidermesi gibi dalıp gidiyorsunuz boğazın efsunlu gözlerine. Eğer azıcık zihninizin çevrenizden soyutlanmasına izin verirseniz, insanlara, insanlığa ait olumsuzluklara ruh çevirebilirseniz rahatlıyorsunuz işte…

Sonra, sonra ne mi oluyor? “Oh şükür biraz rahatladım” cümlesi yavaş yavaş evriliyor; “Nedir seni rahatlatan dostum; ne yaptın, ne oldu, ne değişti de rahatladın?” sorgusuna dönüşüyor ve yine boğulmaya başlıyorsunuz. İkinci sorgulamadan biraz uzaklaşıp birinci cümleye yanaşmak istiyorsunuz. Ancak siz cümleye doğru yürürken o sizden koşarak uzaklaşıyor; tıpkı insanoğlunun sevmekten inanmaktan korkup kaçtığı gibi cümle de sizden kaçıyor, rahatlama geçici olmaktan kalıcı olmaya evrilemiyor.

Yine bir akşamüstü, yine Üsküdar… Kız Kulesi ve günbatımı ile “şükür biraz rahatladım” cümlesine cila çekmeye, yarı ömrünü biraz uzatmaya çalışıyorum. Bir bardak çay, sigara, cep telefonu ile çekilmiş birkaç resim eşliğinde “yüreğime dipnotlar” diyerek damlalarını dökmeye başlıyorum yüreğimdeki dalgalı denizin. Ancak damlalar herkesin birbirinden kaçtığı bu şehirde yine kendi yüreğime damlıyor, boğazın aksine dinginleşiyor yüreğim.

Neden canım sıkılıyor, bir eksikten, bir gedikten mi yoksa? Hem eksikten hem gedikten… Burada maddi bir eksiklik, hayatın bir imkanına sahip olamama değil derdimiz. İnsan olarak eksiklikten, ruhumuzdaki gediklerden bahsediyorum.

Greenberg meşhur romanına isim de olan şu sözlerle konuşturuyor doktoru; “Deborah” diyor doktor, “sana gül bahçesi vadetmedim.” Deborah toplumun hasta ettiği bir genç kız ve akıl hastanesine düşüyor. Oradaki doktor gerçeği toplumdan daha ağır sözlerle vuruyor genç kızın yüzüne; “sana gül bahçesi vadetmedim.” Dört kelime öylece havada asılı kalıyor gerçekleri hazmederken.    Tanrı da mutlaka bize böyle seslenmiş olmalı; “Burası bir gül bahçesi değil, sınanma yeri, insan olma, insan kalma, insanca yaşama ve yaşatma…”

Hadiseyi inanç eksenine taşımak değil derdim; çünkü inançsız dediğimiz, toplumun ciddi bir kısmı tarafından yaftalanan insanların da derdi bu olmuş; Tanrı’ya inanmamışlar, bir dine sarılmamışlar ama “akıl ve vicdan sahibi” oldukları için yolları bir yerde Tanrı ile kesişmiş, ya da Tanrı’nın prensipleri ile…

 

Ancak insan denen canlı öyle karmaşık ve karanlık ki, Tanrı’ya inandıklarını iddia edenler O’nun prensiplerini en çok savsaklayanlar olmuş. “Akıl ve vicdan” ışığında yol almayan bu insanlar sadece “Tanrı’ya inanmak” basamağında takılıp kalmışlar. Oysa marifet “Tanrı’ya inanan adam olmaktan çok, Tanrı’nın inandığı adam olmakta.” Eğer sorabilseydik, belki de Tanrı bize diyecekti ki; “İnanmak icraat gerektirir, siz akıl ve vicdan ile hareket etmedikten sonra bana inanmışlığınızın bir kıymet-i harbiyesi yok.”

İnsan olarak eksiğiz, hem de çok; ruhumuz gediklerle dolu… İnsanlık namına ne varsa hepsini diri diri gömmüşüz kurak topraklara. Modern çağ işleri o kadar karıştırdı ki, “insan olmak, akıl ve vicdanla hareket etmek” zorlaştı. İnsan kendi doğasına, fıtratına yabancılaştı. Zenginliğinden dolayı adam sayılanların sayısı, adamlığı olan fakirleri aştı da aştı. Akıl ve vicdan gömüldüğü topraklarda sulanmayı bekledi yıllarca…

Şimdi bana göre bir kırılma noktasındayız; semavi referanslarla hayat yolculuğunda yürüyenler ile “akıl ve vicdanlarını” başka sularla sulayıp “evrensel ahlak” otobanına çıkanlar el ele vermek zorunda. Genelde tüm dünyada ancak özelinde bizim memleketimizde… Buna hava kadar su kadar ihtiyacımız var. Herkesin öbür dünya anlayışı kendine; ama burada bu cari hayatta bir ortak paydamız var… Aynı geminin içindeyiz, aynı geminin yolcularıyız… Birbirimize dert olmak yerine birbirimizde derman bulmalıyız. Yük daha çok inananların omzunda; çünkü Tanrı size soracak, buna inanıyorsunuz.

Güneş tarihi yarımadanın Galata Kulesi tarafına yöneliyor; ortalık iyice kızıla boyanıyor… Ben “kızıl” kelimesine yüklenen anlamlara buruk bir tebessüm gönderirken, çayımdan son yudumu alıyorum, sigaramı küllüğe basıyorum.

Arkamdan bir ses duyuluyor; “İki çay çek bize garson; şu delikanlı ile birkaç laf edip, güneşi birlikte uğurlayalım.”

Devamı haftaya…

2 Comments

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: