İnsan organizması gibi karmaşık (sofistike) yapılar için Bernard’ın bu harika tespiti her dönem geçerlidir. Bugün de “zaten bildiğimizi” düşündüğümüz şeyler bizi “yenilenmekten”, “öğrenmekten” alıkoyuyor. Hala öğrenecek çok şey var oysa; vücudun dilini tam olarak çözebilmiş değiliz…

Daha önce bahsetmiştim, “Human Genome Project” ile sorularımız azalacak, cevaplarımız artacak zehabına kapılmıştık hemen hepimiz.

İnsan genleri projesi başladığında ve süreç devam ederken tarifsiz bir popülariteye sahipti. Gizem çözülecek, hastalıklar daha kolay tedavi edilecekti. Popüler dergilere sıkça kapak oluyordu. Şimdilerde artık ‘bu proje’ ile ilgili çalışmalar pek haber değeri taşımıyor. Bu durum resmin üzerindeki yazıda şöyle ifade ediliyor; “Genom çalışmaları artık haber değil/haber değeri taşımıyor.”

Ancak öyle olmadı; insan “genler” açısından bakıldığında o kadar da karmaşık bir canlı değildi.

İnsan genler açısından çok da karmaşık bir canlı değil demiştik. Projenin başlarında insanın en az 140.000 gene sahip olduğu ve diğer canlılara göre çok daha karmaşık bir genetik altyapısı olduğu düşünülüyordu… Öyle olmadı. Meşhur bir bakterinin (E. Coli) 4.000, tavuğun 16.000 insanın ise sadece 22.000 civarında geni vardı. Bu rakam, deniz memelilerinde 50 bine kadar çıkarken çoğu bitki bizden daha fazla gene sahipti… Özetle insan “genler” açısından beklendiği kadar karmaşık bir canlı değildi. 

Karşımıza “genetik olarak karmaşık olmayan” bir canlı çıkmıştı çıkmasına ancak, büyük resme bakınca işler daha da karmaşık bir hale bürünmüştü. Ucu bucağı belirsiz yeni denizler, okyanuslar göründü karşımızda… Metilasyonlar, asetilasyonlar ve nihayet çok küçük haberciler diyebileceğimiz mikroRNA dünyasının kapısı aralandı.

Tedavi edici hekimlikte sessiz sakin bir devrim oldu aslında; ancak bu daha çok çalışmayı, daha çok öğrenmeyi gerektirdiği için pek ilgimizi çekmedi.

İki dünyanın ilgisini çekti ama; birincisi farmakoloji endüstrisi, yani ilaç sanayi, ikincisi de gelişmiş ülkelerin orta ve üst düzey üniversiteleri… Enstitüler kuruldu, fonlar ayrıldı, harıl harıl çalışmaya başladılar ve devam ediyorlar.

Genlerin aksine insan vücudunda yüz binlerce hatta milyonlarca mikroRNA var. Bunlar haberciler, bir bilgi, bir mesaja sahipler ve bunları hem hücrelerin içinde hem de hücreler arasında taşıyorlar. Her türlü metabolik faaliyete karışıyorlar. Genlerin çalışmasını yönetiyor, bir üretim başlatıyor veya başlayan bir üretimi durdurabiliyorlar. Genler bu açıdan bakıldığında biraz daha statik ve rütbeleri düşük kalıyor. 

Bir açıdan bakıldığında “insan genleri projesi” bir yolun sonuydu; öyle de oldu… Klasik bir yolun sonu olmadı ama; yol bitiyor ancak bir çıkmaz sokağa, bir son durağa değil daha önce pek farkına varmadığımız bir okyanusun sahilinde son buluyordu. Şimdilerde bu okyanustan kıyıya vuran sakin dalgalar ile tıbbın ayakları, paçaları ıslanıyor…

Kanser oluşumunda genlerin fonksiyonlarını az çok biliyoruz; onkogenler ve tumor baskılayıcı genler var. Birinci grup kanserleşmeye eğilimi artırırken ikinci grup genler bunu önlemeye yönelik… Ancak işin mikroRNA boyutu o kadar karmaşık ki, kanserleşmenin ve kanserleşmenin önüne geçmenin hemen tüm basamaklarında rol alan sayıca çok daha fazla bir mikro haberci dünyası var; bunlar mikroRNA’lar…

Teknoloji ve tıbbın geçmiş yarım asırdaki baş döndürücü gelişim hızı, tedavi edici hekimliğe beklendiği kadar yansımadı. Halen yüksek tansiyon, tip iki diyabet, Alzheimer gibi toplumda yaygın (endemik) karşılaşılan hastalıkların kalıcı çözümleri (cure) ortalıkta gözükmüyor.

Galiba başka yerlere bakmak ya da başka bir dille konuşmak gerekiyor.

Burada şunu söylemeden geçmek olmaz; temel tıbbi tedavi (cerrahi dışı) yaklaşımları genellikle birkaç stratejiye dayanır;

  • öldürmek (patojen/hastalık yapan mikroorganizmaları ve kanser hücrelerini),
  • inhibe etmek (fazla çalışan bir mekanizmayı yavaşlatmak/durdurmak),
  • antagonize etmek (karşı koymak/zıtlık oluşturmak),
  • eksiği yerine koymak (vitamin, mineral, hormon vb. değerlerini normale getirmek).

Sayı artırılabilir; konumuz bu değil ama.

Belki agonist tıp diye birşey var; bildiğimiz/bilmediğimiz bazı mekanizmaların desteklenmesi yoluyla hastalıklar/normalden sapmalarla mücadele etmek mesela… Ya da uzlaşı, mutabakat tıbbı… Bunları henüz tam olarak bilmiyoruz.

Daha önce de söylemiştim; şimdilerde kök hücre tabiri pek bir moda… Kök hücre ekimleri, kök hücre tedavileri vs. Kulağa hoş geliyor. Kulağa hoş gelen her şeyin cılkı da çıkıyor. Bitki kök hücreleri de “tedavi edici” olarak kozmetik dünyasına merhaba diyor. Bir insanın kök hücresi ötekisine bile genellikle hemen tamamen yabancı iken bitki gibi bize çok ama çok uzak bir türün kök hücresi (!) bize nasıl bir yarar sağlayacak tam olarak bilemiyorum. Ama laf afili (kök hücre) ve algı kuvvetli (terapi/tedavi)… Gerisi önemli değil ki…

Bu ürün sadece kök hücre ile yetinmemiş, aynı zamanda bitkisel proteinler (plant protein) de içeren bir yüz maskesi yapmışlar ve yaşlanmaya karşı bir ürün olduğunu iddia ediyorlar (anti-aging). Bir protein deriden emilmek için çok büyüktür bu bir, insan vücudu kendi üretmediği tüm proteinlere yabancıdır bu iki, öyle olmasa bile dışarıdan bir protein alıp kullanmaz bu da üç…

Deri iyi bir örnek mi bilmiyorum ama iyi bir başlangıç gibi duruyor… Ne için mi, sonradan yazdıklarıma benzer tıbbi bir yaklaşım için. Bu yaklaşımın adı da “biyolojik ikna” olsun. Ne dersiniz, böyle bir yaklaşım olabilir mi?

Bitkilere kadar gitmeye gerek yok zaten; insan vücudu kök hücre dolu… Burada iki doku örneği var; solda (A) deri: sağ ortada “Bulge stem cells” yazıyor pembe renkle… Kök hücre tümseği/çıkıntısı demek. Kıl üreten ve kılı boyayan hücrelere farklılaşabilen kök hücreler bunlar. Yeter ki uyarmayı, bu potansiyeli kullanmayı bilelim/öğrenelim. Sağda (B) barsak epiteli… Yine ortam kök hücre dolu ve bunlar diğer hücrelere farklanıyorlar… Deride yeterince kök hücre var; oraya kök hücre ekmeye filan gerek yok, yeter ki mevcut potansiyeli harekete geçirebilelim…

Bir hücreyi, bir hücre grubunu ya da bir organı “daha önce yaptığı ve bir nedenle yapmaktan vazgeçtiği/artık yapmadığı bir işi” yeniden yapması için onu ikna edici bir dil, bir yaklaşım geliştirmek… Biyolojik ikna dediğim bunun gibi bir şey.

 

Tersi de olabilir; “üstüne vazife olmadığı halde yaptığı bir işten ikna yolu ile vazgeçirmek.”

Ne dersiniz, olabilir mi böyle bir tıbbi yaklaşım? Olursa adı “biyolojik ikna” olur mu?

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: