Her gencin en az üç defa okuması gereken kitapların başında Epiktetos’un Sohbetler isimli kitabı gelir. Yaklaşık iki bin yıl önce Batı Anadolu topraklarında doğmuş bir filozoftur Epiktetos. Tabii o zamanlar bizim topraklarımızda başkaları yaşadığı için Yunan alimi olarak geçer kayıtlarda…

Çocukken Roma imparatoru Neron’un azatlısı Epaphroditos’a köle olarak satılmıştır. Asıl adı bilinmediği için Yunanca “satın alınmış-köle, uşak” anlamına gelen “Epiktetos” ismiyle meşhur olmuştur.

Epiktetos, Roma’da felsefe okumuş, kölelikten kurtulunca felsefe öğretmenliği yapmıştır. M.S. 90–94 yıllarında Roma imparatoru Domitianus ülkesinden tüm filozofları kovunca, Nikopolis’e gitmiş orada Stoik felsefe (stoacılık, acılara göğüs germe, metin olma) ilkelerini öğretmeye başlamıştır. Ömrü yokluk içinde geçmiş ve dünyadan hiçbir mal mülk edinmeden göçmüştür.

Stoacılık temel olarak Tanrı’ya güvenmeyi, vicdanın sesini rehber etmeyi, insanların kardeşçe yaşamasını, vermeyi almaktan üstün tutmayı ve erdemi savunur. Hiçbir yazılı eser bırakmamış, ancak öğretisi kitleleri etkilemiştir. Kendisini seven sayısız öğrencisinden Arrianus, hocasından öğrendiklerini sonradan kitap halinde toplamış ve insanlığa ışık tutacak büyük bir eser ortaya koymuştur.

Düşünceler ve Sohbetler tam bir şaheserdir. Teknoloji ve bilimdeki tüm ilerlemelere rağmen temel insani özellik ve zaafların aynıyla kaldığını, insanın denen canlının hemen hiç değişmediğini anlamak için iki bin yıl öncesine kulak vermek ve satırları arasına dalmak yeterlidir.

Nereden aklıma geldi bunlar? Dün vapur ile Karaköy’den Kadıköy’e geçerken boğazda bir yunus sürüsü vardı. Yunuslar çok sevimli canlılar ve onlar memeli, deniz memelisi. Tıpkı balinalar gibi… Bir özellikleri daha var; bizim gibi akciğer solunumu yapıyorlar. Yani belirli aralıklarla yüzeye çıkıp, enseleri diyebileceğimiz yerden atmosferdeki oksijeni ciğerlerine doldurmak zorundalar. Bu demek oluyor ki, Tanrı onlara derin sularda uzun süre kalmayı yasaklamış; yüzeye yakın olmak zorundalar. Aksi takdirde yaşamaları olası değil.

Bu yüzeye yakın olma zorunluluğu aklıma Epiktetos’u düşürdü. Onun bir gemi alegorisi var; ne yazık ki şu anda Epiktetos’un bu kitabı bende yok. Yok çünkü her aldığımı hediye etmekten bir türlü bana kalmadı. Aklımda kaldığı kadarı ile şöyleydi;

“Eğer bir deniz yolculuğunda bindiğin gemi bir lima­na uğrar da seni kıyıya su almak için yollarlarsa, yolda midye kabuğu veya mantar toplayabilirsin. Fakat ak­lın daima gemide olmalıdır. Sık sık başını gemiye çevirerek kap­tanın seni çağırıp çağırmadığına emin olmalısın. Eğer kaptan ça­ğırırsa eli ayağı bağlı bir hayvan gibi gemiye atmalarına meydan vermemek için, elinde avucunda ne varsa hepsini atıp hızla gemiye dönmelisin.

Hayat yolculuğu da böyledir. Bir midye kabuğu veya bir mantar yerine bir kadın veya bir çocuk nasibin olursa, bunları benimsersin, sana ait olduğunu düşünürsün. Fakat kaptan seni çağırınca arkana bakmadan her şeyi bırakıp gitmen lâzımdır.

Eğer yaşlı isen ye­tişememek korkusuyla, gemiden pek uzaklaşmamalısın.

Hatırla ki, hayatta bir misafirlikteymişsin gibi ha­reket etmelisin. Yemek sana kadar geldi mi, elini kibarca uza­tarak bir parça al. Tabağı önünden kaldırıyorlar mı? Alıkoy­maya çalışma. Yemek henüz önüne gelmedi mi? İstemeye kalk­ma, sıranı bekle! Çocuklara, kadınlara, mevki ve ikbale, pa­raya karşı da böyle davran!”

Bu alegori yüzlerce satırla anlatılamayacak bir öze sahip bence. Tanrı balinalara ve yunus balıklarına akciğer vermiş. Onlara “yüzeyden uzun süre uzaklaşmamaları” için biyolojik bir ikaz mekanizması koymuş. Yunuslar ve balinalar denizin dibinde veya akciğerlerindeki oksijenleri yetmeyecek kadar derinlerdeki yiyeceklere uzanmamaları gerektiğini bu ikazla öğreniyorlar. Daha fazla yiyecek için yüzeyden uzaklaşmıyorlar, çünkü uzaklaşamıyorlar. Eğer bunu denerlerse onlara ciğerleri yetmeyecek ve suyun içinde, evet suyun içinde tıpkı bir insan gibi, boğulacaklar.

Epiktetos’a göre insan da böyle… Gemiden fazla uzaklaşmamalı, sahilde oynaşırken, midye kabuğu ve mantar toplarken bile gözü gemide olmalı…

Eğer kaptan çağırır da kendi ayaklarınızla gitmezseniz, sizi dört ayaklıyla götürecekler…

Oraya giderken dikkatli olmak gerekir; nasıl Türk Lirası burada az çok makbul iken Almanya’da yüzüne bakmıyorlar, sakın ola yanınızda midye kabuğu ve mantar götürmeye kalkmayın…

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: