Ülkemiz yeniden bir referandum sath-ı mailine girince ortalık renkleniyor gördüğünüz gibi. Bütün memleket Erkan Yolaç’ın “Evet, Hayır” yarışmasına katılmış gibi. Tabii o yarışmada “Evet” veya “Hayır” deyince kaybediyordunuz. Şimdi ise bizden “Evet” veya “Hayır” dememiz isteniyor. Allah’tan yarışmada değiliz, yoksa ne desek kaybetmiştik. İnşallah şimdi ne dersek diyelim kaybetmeyiz. Yarışmanın tersi olsun, memleket kazansın.

Arada devlet büyükleri ile vatandaşlar arasında güzel etkileşimler oluyor. İşin içine Osmanlı ve padişahları da giriyor, muhabbet sertleşiyor.

Olur böyle şeyler, biz yeter ki birbirimizi anlamaya çalışalım, ötekileştirmeyelim. Amerika Birleşik Devletleri’ni bu hale getiren insanlar aslında çok kolay “ötekileştirilebilecek” insanlardı. Ama öyle yapmadılar, ülkelerini bir “melting pot” halinde tuttular; herkes kendince bir katkıda bulundu ve kaynayan tencerenin içinde ne pişiyorsa lezzetini artırdılar. Sonuçta bu günlere geldiler…

Nuh Peygamberin aşuresi de böyle değil mi… İçine ne atarsanız kabul ediyor ve aşurenin lezzetini artırıyor. Bizim de böyle olmamız lazım. Amerika’nın melting potu değilse bile Nuh Peygamberin aşuresi gibi… Sanki bu konuda pek başarılı değiliz ki, halen polemiklere, atışmalara konu oluyor.

Referandum sürecinde yine Yavuz Sultan Selim’in ismi geçti arada. Üçüncü köprüye bu Osmanlı padişahının isminin verilmesini bazıları yadırgıyor, diğerleri canhıraş savunuyor. Elbette olabilir. Sorun burada değil. Sorun, hem yadırgarken hem savunurken uçlara kaymamız. Keşke olmasa… Olmaması gerekenler arasında bir uç da Yavuz’un Osmanlı topraklarını ne kadar büyüttüğü; 18 milyon metrekare biraz abartı oldu, 6.5-7 milyon metrekare kabulümüz efendim… Zaten bir padişahı değerlendirmek için metrekare hesabı pek uygun düşmez sanırım.

Yavuz Sultan Selim’in ismi geçince aklıma başka şeyler geldi. Daha güzel, daha aşuremsi… Önce önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ten bir tespit: “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”

Bu enfes ifadeye ne açıklama yazılır bilmiyorum. Belki keşke seni daha iyi anlayabilseydik diyebilirim…

Hayat damarları önemlidir; kopmuşsa işimiz sakat demektir. Bizde kopuk mu değil mi yorumu size bırakıyorum. Ama Yavuz Sultan Selim’in sanat damarının sağlam olduğunu herhalde hepiniz biliyorsunuz.

Yavuz Sultan Selim devrinin en güçlü şairlerindendir, ama bakın daha neler var… Sanata, bilime ve bilimle uğraşanlara saygı duyduğu, sefere çıkarken yanına sandıklar dolusu kitap aldığı bilinmektedir. Padişah sanata önem verince sarayın etrafında edebî bir muhit teşekkül etmiştir. Onun şahsiyeti ve seferleri hakkında çeşitli manzum ve mensur eserler kaleme alınmış, özellikle seferlerini konu alan Selîm-nâme ismi verilen türün örnekleri yaygınlık kazanmıştır. Yavuz Selîm’in, âlimlerle sohbet etmekten hoşlanan, okumaya meraklı, ilme saygılı biri olduğu, Arapça ve Farsça dışında Tatar lehçesini bildiği, tasavvufa ilgi duyduğu ve Muhyiddîn İbn Arabî’nin görüşlerini benimsediği vurgulanmış ve Osmanlı padişahlarının en bilgililerinden kabul edilmiştir.

Türkçe ve Farsça olarak iki divanı vardır. Arapça ve bilhassa Farsça’ya çok hakim olan Sultan Selim’in, kendi el yazısı ile Selimî mahlasıyla yazılmış olan Farsça manzumeleri günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde bulunmaktadır. Farsça’nın yanında Türkçe şiirleri de bulunan Yavuz Sultan Selim’in, Farsça olan Divân’ı 1904 tarihinde son Alman İmparatoru ve Prusya Kralı II. Wilhelm’in emri ile Paul Horn tarafından Berlin’de yeniden basılmış ve bir nüshası II. Abdulhamid’e hediye edilmiştir.

Prof. Ali Nihat Tarlan tarafından yayına hazırlanan “Yavuz Sultan Selim Divanı” 1946 yılında İstanbul Ahmet Halit Kitabevi tarafından yayınlanmıştır.

Prof. Ali Nihat Tarlan hocamız tarafından derlenip toparlanmış Yavuz Sultan Selim Divanı (1946).

 

 

Başlıkta da yer alan bu dörtlük Yavuz Sultan Selim’in en meşhurlarından bir tanesidir. Herkesi kendine dost zannetme diyor padişah ve şair, belki yabancı olur. Biz Sultan Selim’in şu muhteşem dörtlüğün ilk iki satırına sığdırdığı hakikatı yaşayarak gördük. Hem de sadece yabancılaşmadı eski dostlarımız, yabanileştiler… Sonrası biraz daha karışık. Yorumu size bırakıyorum. 

Diyor da bakınız nasıl diyor; ister soldan sağa okuyun, ister yukarıdan aşağıya. Benim sözüm, sanatım değişmez diyor! 

 

Şu resimdeki şiirini daha doğrusu dörtlüğünü biliyorsunuz değil mi? Pek bir meşhurdur; bilenler kusura bakmasın biz bilmeyenlerle yazımızı Yavuz Sultan Selim’e ait bir başka dörtlükle sonlandıralım.

“Merdumu dideme bilmem ne fusun etti felek
Giryemi kıldı füzun eşkimi hun etti felek
Şirler olurken pençe-i kahrımdan lerzan
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek”

Aman bu güzelim sözleri büyük üstad Cem Karaca’dan dinlemeyi unutmayın. Bir de iyi kulak verin bakalım, başka ne diyor Cem Karaca ve ne demek istiyor?

  1. https://www.youtube.com

 

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: