Bu dünya için kendini paralaman gülünç” derken Kafka tam olarak neyi kast etmiş olabilir diye düşünmedim değil doğrusu…

Dünyanın değersizliğine yapılan bu atfın altında ne yatıyor? Kendisi karamsar, içedönük, dünyadan beklentisi olmayan aynı zamanda mutsuz bir insan. Kitaplarında kendini bazen acz içerisinde gösteriyor, bazen büyük bir değişimin önderi… Bir saatin sarkacı gibi salınıyor insani duyguların harmanında. Herhalde hiç “şöyle görüneyim, böyle yazayım” kaygısı yaşamamış olmalı. Zaten onu özgün yapan yönlerden biri de bu olsa gerek.

Ancak Kafka’nın dünyaya değer vermeyişinin karşısında ne var? Boşluğu ne dolduruyor? Ne için parçalamalı insan kendini? Böyle sorunca söz daha çok Mevlana’ya ait gibi duruyor.

Her şeyin geçiciliğine bir atıf olabilir mesela. Hiç bitmez dediği Milena’ya aşkı bile bitiyor Kafka’nın. Bu bitiş belki de onu çok büyük bir hayal kırıklığına sürükledi. Uğruna kendini parçaladığı bu aşk da bitince, anladı ki bu dünyada kendini paralamaya değecek bir şey yok. Belki başka bir nedenle söyledi. Hiç değer vermediği para, şan, şöhret peşinde olan insanlar söyletti bu sözü ona…

İnançlı bir insan değildi Kafka, o nedenle mistik bir açıdan bakmak gelmiyor içimden bu sözüne.

Ancak eğer Mevlâna söylemiş olsaydı kim bilir neler düşünürdüm. Demek söz aynı söyleyen farklı olunca işin rengi tahminlerin ötesinde değişiyor.

Bu sözü ilk kez değil ancak en derinden duyumsadığım zaman birkaç ay önce yaşadığımız Kurban Bayramı (2017) öncesindeki hakikaten çok yoğun günlerim oldu. Ailemi ihmal etmek ve onlara tatillerinde eşlik edememek pahasınaydı bu koşuşturmaca. Mecbur muydum hayır, koşuşturmasam? Olurdu, elbette olurdu.

Ancak bir ucundan tuttuğum işlerin iyi gitmesi için otomobil, otobüs, uçak, başkent senin, İstanbul benim, Çanakkale geçilmez mekik dokudum. İstiyordum ki, bizim bayramımız da olsa iş irtibatında olduğumuz ülkelerde hayat aynıyla devam ettiği için onlara ayak uydurayım. Bu koşuşturmaca arife günü baba ocağında son buldu.

Ben ne zaman köyüme gitsem ilk ziyaret ettiklerim dedem ve ablam olsun isterim. Onlara selam vermek, hoşbeş etmek ve yaşadıklarımı anlatmaktan haz alırım. İşte tam bu ziyaret öncesi son günlerde yaşadığım bu koşuşturmacaya sıra geldiğinde, Kafka’nın bu sözü girdi araya. Ben bu dünya için mi ya da hangi dünya için kendimi paralıyordum? Gülünç bir durumda mıydım? Dedem anlatacaklarıma ne derdi? Ablam bunları duysa, başını sallayarak dedemizi onaylamakla mı yetinirdi?

Bir ara ayaklarım geri geri gitti; sonra bu koşuşturmaca kısmını anlatmamaya karar verdim. Çünkü Kafka’nın sözünü dedem de söyleyebilirdi ve bu Mevlanavari bir söyleyiş olurdu. Dedem dünyayı pek umursayan birisi değildi. Yardım etmeyi, ayıp kapatmayı, yara sarmayı çok severdi. Belki o da bu sözü söylemiştir insanlara. Kafka filan okuduğunu zannetmem ama felsefesine uygun bir söz bu…

Ziyaret mahalline epey yaklaşmışken zihnimde al takke ver külah dedemle konuşuyordum. Henüz yanına gitmemiştim.

Bak” dedi dedem zihnimde “Ahmet evladım, bu dünyada sana her ne güzellik ve özellik verildi ise ödünçtür. Geri vermen gerektiğini ve nasıl kullandığına dair sorgulanacağını unutma sakın.” Önce zihnimdeki bu sözlere bir anlam veremedim. Belki nasihat almaya hazırlıklı değildim. Benim anlatacaklarım vardı dedeme ve karşılığında nasihatten çok iltifat bekliyordum.

“Ne demek bu dede, pek anlayamadım?” Gülümsedi dedem, “çocukluğundan beri tez canlısındır, yerinde duramazsın, lakin azıcık yavaşlasan? Artık genç değilsin, yaşlanmak biraz da yavaşlamaktır evladım. Bu dünya için kendini paralamanın lüzumu var mı?”

Aman Allah’ım! Dedem bu sözü sanki benim zihnimden okuyor gibi söylemişti. İçimden dedeme “haklısın” demek çok uzun sürmedi.

Tozlu yokuşun başındaki neredeyse benimle yaş meşe ağacının gölgesinde biraz soluklandım. Dedeme epey yaklaşmıştım, ablamın da yanında olduğunu biliyordum.

Yeniden yürümeye başladım. Dedem, yaşadıklarımı biliyor ve anlatacaklarımı, aklımdan geçenleri daha önce duymuş gibi konuşmuştu benimle zihnimde. Onu ziyaret edince konuşacak ne kalmıştı ki, ya da anlatacak.

Nihayet tellerle çevrili avlunun tahta kapısını araladım. Dedem her zamanki yerinde her zamanki halindeydi, ablam da yanında…

Ve her zamanki hoşluğu ile karşıladı beni; sakin, sessiz ve hareketsizdi. Sanki biraz önceki iç konuşma hiç yaşanmamış gibiydi.

“Hoş geldin Ahmet evladım” dedi bana, tam hoş bulduk diyecektim ki sözlerine devam etti. “Biraz yorgun musun oğlum, saçların da epey uzamış, kilo da vermişsin. Hayırdır?”

“Yok dedeciğim, iyiyim şükür, dünya telaşesi işte” dedim, galiba iç konuşmamdan gerçekten haberi yoktu.

“Bu seferki halin farklı biraz, dilersen bu ziyaret de farklı olsun.”

“Nasıl dedeciğim, nasıl farklı?”

Sen bu sefer beni ziyarete değil de imtihan yerini önceden gidip görmek maksadı ile buraya gelmiş ol. Bu sana daha iyi gelir.

Dedem 1976 yılının sonbaharında vefat etmişti. Yanında da 1988 Temmuz’unda vefat eden ablam yatıyor. Ben imtihana gireceğim yeri önceden ziyaret ediyorum. Köyümüzün sırtını verdiği Asar dağının yamacındaki mezarlığı…

2 Comments

  1. Hocam bilimsel kimliğinizi sorgulayacak yok. Resim kabiliyetinizi de gördük birçok yerde.:) Ama bırakın edebiyatı da başkası yapsın. Bu kadar mı güzel olur bir yazı. Kısa hikaye tadında okudum elinize sağlık.

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: