Soğukkanlı ilginç bir kelime; hayvanlardan bahsederken başka, insanlardan bahsederken bambaşka… Eskiden beri memeli kelimesi de bana biraz ilginç biraz itici gelmiştir. Wikipedia şöyle açıklıyor bu kelimeyi; “Memeliler (Latince: Mammalia), hayvanlar aleminin insanların da dahil olduğu, dişilerinde bulunan meme bezleri ve hem dişi hem erkek bireylerinde bulunan ter bezleri, kıl, işitmede kullanılan üç orta kulak kemiği ve beyinde yer alan neokorteks bölgesi ile ayrılan bir omurgalı hayvan sınıfıdır.”

Bu kadar özelliği “memeli” diye ifade etmek garip doğrusu, “kulağı kemikli” ya da “ter bezli” gibi ifadeler de kullanılabilirdi. Ama “memeli” tercih edilmiş. “Neokorteksli” denmesi hiç düşünülmemiş sanırım; çünkü neokorteks karakter, ahlak, vicdan, dil gibi yüksek fonksiyonlarla ilgili beyin bölgesi… Nereden bulacaksınız herkeste neokorteksi…

Bu arada “Wikipidia yasaklı, nasıl girdiniz?” diye soracak olursanız, sıfırın gücü derim, siz anlarsınız.

Hazır geyiğe sarmışken devam edelim; memeli olmak için “omurgalı” olmak şart; yani memelerinizin, kıllarınızın, ter bezlerinizin olması yetmiyor; omurga da lazım. Bu da hoş bir kelime.

“Ne memeliler var omurgasız be hocam!” dediğinizi duyar gibiyim. Ne doğru bir tespit!

Böylece bilimden aldığımız ve günlük hayatta başka anlamlarda daha sık kullandığımız birkaç kelime ile başlamış olduk bu yazıya… Bir canlı düşünün, memeli, soğukkanlı ve omurgalı… Bu kesinlikle nadir bir tür ya da nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya, mutlaka koruma altına alınmalı… Ancak bizim devletimiz bunu biraz yanlış anlamış olmalı… Neyse.

Geçen gün sosyal medyada kısa bir video çıktı karşıma. Türk olmadığı kesin birkaç genç, kalbi durmuş bir kertenkeleye kalp masajı yapıyorlardı. İşaret parmakları ile karnının üst kısmına ritmik dokunuşlarla kertenkelenin kalbinin yeniden atmasını sağladılar. Tabi ilginç bir video, çok izlendi o yüzden.

Ancak kalbi atmaya başlayan kertenkele bir türlü hareket edemiyor. Öylece kalakaldı durduğu yerde, oysa hayvanın kalbi atıyor ve bu çıplak gözle net bir şekilde görülüyordu. Gençler şaşırdılar; başka ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Onlar bu durumu garipserken, kertenkele de kızgın güneşin altında vücut ısısının hareket edebilmesi için yeterli yüksekliğe ulaşmasını bekliyordu.

Çünkü kertenkele soğukkanlı bir hayvandı.

Yani kendi vücut sıcaklığını kendisi idame ettiremiyor, çevre ısısına bağımlı olarak yaşamını sürdürüyor bu hayvanlar. Biz sıcakkanlıyız, kendi vücut ısımızı çevreden bağımsız olarak düzenleyebiliyoruz. Bu kelime de günlük hayatta mecazi anlamda sıkça kullanılıyor ve hoş, sıcak bir kelime…

İnsanın kendisi sıcakkanlı olsa da ruhu soğukkanlı sanırım. Yani aktivasyon için dışarıdan beslenmeye, bir kaynaktan enerji transferine ihtiyaç duyuyor. İnsanın sıcakkanlı olması, ruhuna yetmiyor. Zaten her insan da sıcakkanlı değil! O zaman soğukkanlı! Hayır o da değil, çünkü bunlar birbirinin zıttı kelimeler değil! Ne o zaman? Kansız, evet kansız… Bazı insanlar kansız.

Şöyle bir insan düşünün, kendisi kansız, ruhu zaten soğukkanlı ve bu kişinin ruhu hiç beslenmiyor. Ana, ben bu cinsi çok iyi tanıyorum. Marmara’yı basan denizanaları gibi her yerdeler. Yazının başında bahsettiğim ve koruma altına alınması gerektiğini ifade ettiğim cinse hiç benzemiyorlar. Bir tanesine bile tahammül etmek zorken, binlercesi sarmış her yeri… Mutlaka önlem almak lazım.

Önlemler listesinde “eğitim” her zaman olduğu gibi açık ara bir numara… Ancak bu yöntemi kullanamıyoruz, galiba yasak.

Neyse efendim; insan ruhu soğukkanlı işte. Mutlaka beslenmesi lazım, yoksa kalbin atması bir işe yaramıyor.

Bir güneşiniz olsun sizin de, ruhunuzun kanını ısıtsın, size aktivasyon enerjisi kazandırsın. İçinde müzik olsun, muhtaçlara yardım etmek, sokak hayvanları ile ilgilenmek, belki astroloji… Hatta şu bile olabilir; ülkemizde “dikili ağacı olmadığını” iddia edenler neredeyse “dikili ağaç” bırakmadılar… Ağaç dikin, her yerde çıkan yangınların kömürleştirdiği yerlerden birine el atın…

Ruhunuzu ısıtacak şey çok var anlayacağınız.

Mutlaka sanat ve özellikle edebiyat olsun ama… Hatta olmazsa olmazınız edebiyat olsun; okuyun, çok okuyun. Okumanın sıcaklığı yakmaz sizi ama hep sıcakkanlı tutar. Öyle okuyun ki, Dostoyevski’ye, Peyami Safa’ya, Stefan Zweig’e, Halide Edip’e kızın; çok kızın hem de. “Neden” deyin, “neden daha çok yazmadınız ki? Hiç mi 21. Yüzyılı omurgasızların basacağını, ruhların daha da soğuyacağını, kansızların her köşe başında korkunç suratlarıyla iyilerin karşısına çıkacağını öngöremediniz; sizin kitaplarınızdaki kötülerde ne var sanki!”

 

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: