Zamanla çelik kapıların ve demir parmaklıkların ardında renkli şeytanın efsunladığı aile de artık bir eğitim aracı olmaktan çıkar.

Böylece toplum bir sonraki neslin temelini atacak üç unsuru da kaybeder. Kimsenin bundan haberi yoktur. Komşuluk, gülmek, ağlamak, fedakârlık, yardımseverlik, aşk, erdem, sanat vs. gibi yüksek duygular renkli camın ardından üstünkörü tatmin edilir. Asıl odaklanılan geçimini sağlayacak kadar para ve başını sokacak bir evdir. Otomobil ballı börek, sigorta ve emeklilik de kaymaktır.

Din televizyondan öğrenilir, tarih de, okunmaz, dinlenir ve izlenir. Okunmaz çünkü kitap alacak, kitaba para verecek zihniyet oturmamış, zaten bunun gerekliliği de anlatılmamıştır. Çünkü okullarda kitap okumaktan nefret ettirilir. Bilerek veya bilmeyerek olması sonucu değiştirmez. Devlet bir politika olarak okumayı içselleştirememiş, ihtiyaç algısı oluşturmamıştır. Dünyaya kapalılık onun işine gelmekte, toplumu kolay yönlendirilir kıvamda tutmaya yardım etmektedir. Çünkü sormak/sorgulamak ve merak etmek tehlikelidir. Ben bu bağlamda bir devletin öğrencilerine yabancı dil öğretememesinin dahi bilinçli olduğunu paranoyasına sahibim açıkçası…

Zaman içinde çok oyalanılan piramit seviyesine omurga serilir, yeri sağlamlaştırılır. Böylece o seviyeye uygun bir kültür geliştirilir. Bu kültür, toplumun ekser kesimini (omurga, orta direk vs.) kucaklar. Yöneticileri bu kitle seçer, bu kitle çoğunluğu, çoğunlukla elinde tutar. Bunun adına demokrasi denir ve içi boş olsa da sloganlaştırılır. Noam Chomsky bunu başka türlü ifade ediyor; “demokrasi, içindeki insanların oyuncu değil, izleyici olduğu bir sistemdir.” Yaptıkları yanlışlar, yanlış seçimler onlara gösterilmez, televizyonlar başka şeyler gösterir; inanırlar. Ne de olsa onlar iyi birer izleyicidir. Çünkü inanmak için sadece duymak ve izlemek yeterken, inkâr/itiraz/sorgulama için iyi bir birikim lazımdır ve bu yoktur.

Ya da tersten düşünelim; o zaman da cehaletin küstah yüzü ortaya çıkar ki o idrak edemediğini inkâr eder.

Omurgasını en alt ile bir üst basamağın arasına yaymış bu toplumun ruhuna televizyon, uyku ve en alttaki ihtiyaçlarla dilimlenmiş kalplerden kan damlar…

Bunun ekonomideki karşılığı belki “orta gelir tuzağı” denen şeydir. Bilmiyorum.

Omurga kıpırdamadan bu iki alt tabaka arasında bir süre durunca kemikleşir, katılaşır, ankiloz olur. Eklemleri kireçlenir, esnekliği tamamen kaybolur. Ruhumuza damlayan kan bizi bir üst basamağa çıkmaktan alıkoyar.

O toplumların demir parmaklıkları ve çelik kapıları arkasına hapsedilmiş ailelerinin öğrendiği ve öğrettiği din insanları, aileleri, çocukları ve nihayet toplumu ahlaksızlıktan korumaz, aileyi şiddetten ve ensestten uzak tutmaz; kalpler katı, ruhlar kanlı kalır.

Cümleler sert ve kaba, iletişim dikte etme şeklindedir; çünkü söyleyecek çok sözü yoktur. Sen dili ne demek, ben dili ne, bilmek mümkün değildir. Meramını en kısa anlatanlar askerlerdir, onlar emir kipini kullanırlar. Toplum da böyle olur, sözler keskinleşir, çocuklar baskı altında tutulur, çünkü televizyonlar ebeveynleri toplumda yaygınlaşan ahlaksızlık konusunda uyarmaktadır. Ne zaman mı, ailecek izlenen, aşk ve aldatma temalı bir dizinin hemen akabinde… O dizide acı çeken, iteklenen, kocasından yeterli ilgiyi görmeyen ve aldatılan bir kadın vardır ve bu kadın bir başkasına âşık olur. Ailenin çoğu ferdi algısal olarak kadını destekler çünkü haksızlığa uğramış ve kendince bir çıkış yolu bulmuştur. Kendi hayatlarında yapamadıklarını yapan birisini renkli camın ardında da olsa desteklemekten muzip bir haz devşirirler. İnançları ile destekledikleri arasındaki çatışmanın kapağını açacak herhangi bir birikim olmadığından, böyle bir çatışmanın varlığından ve sonuçlarından habersizdirler.

En ciddi tartışmalar bu dizilerin etrafında döner, futbol maçlarının olduğu saatlerde sokaklar boşalır. Siyaset çok önemlidir ve insanlar bu konuda tutucudur. Partiler ve politikalar takım tutar gibi tutulur, oylar karşıtların kalbine bir ok gibi atılır.

Kutuplaş(tır)ma son derece geçerli bir yöntem olarak daima popülerdir.

Dipnot; ben bu yazıyı yazarken (25 Eylül 2017) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bazı veriler açıkladı; aynıyla aktarıyorum.

Günün ortalama 2 saat 59 dakikasını cep telefonu ekranını izleyerek geçiriyoruz. Televizyon başında harcanan süre ise 2 saat 14 dakika. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2016 yılında yaptığı ve kitap okuma alışkanlıklarını da ortaya koyan araştırmanın sonuçlarına göre ise Türkiye’de kitap okumaya ayrılan süre günde sadece 1 dakika. Aynı araştırmaya göre kitap okumak Türk insanının ihtiyaç listesinde 235nci sırada yer alıyor. (http://www.sozcu.com.tr) Erişim tarihi; 25 Eylül 2017.

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: