Sokak eğitim sacayağının üç unsurundan biridir; diğerleri aile ve okuldur. Dikkat ederseniz bu renkli şeytan önce çocukların eğitim alanlarından bir tanesini ortadan kaldırmış (sokak), devletin güvenlik hizmetini hakkıyla verememesi de buna tuz biber olmuştur. Çünkü sokak güvensizdir, oyun alanı değildir, tehlikelerle doludur. Zaten büyük şehirlerde bir eğitim yeri olarak sokak yoktur. Orası işgal edilmiştir, binalar, otomobiller, büfeler, deprem toplanma alanı ayaklarına yatarak gasp edilen yeşil alanlar, parklar ve sonra oraların imara açılması vs. Dahası tinercisi, sübyancısı daha bilmem ne belalısı sokakta fink atmaktadır.

Büyük şehirlerin ve özellikle İstanbul ve Ankara’nın durumu budur; bırakın bir eğitim aracı olarak ev dışını (sokak-park bahçe-sosyal alanlar) deprem olduğunda toplanılacak alanlar dahi ranta kurban edilmiştir. 

Okul, yani eğitim içler acısıdır; veliler hangi okula çocuklarını göndereceklerini bir türlü bilemezler. Zira Eğitim Sistemi harikadır, sadece iki eksik vardır; eğitim ve sistem. Piramidin en alt basamağında zaten böyle bir kaygı ve arayış yoktur. Çünkü o insanların eğitimden anladıkları şey ‘çocuğun okula gitmesidir’, eğitimin kalitesi değildir. Eğitim konusu çok su götürür ve onlarca tanımlama yapılabilir.

    

Eğitim  soru soran, farklı düşünen, farklı düşüncelere ön ayak olan ve hayalleri önemseyen bir sistem olmadıktan sonra yarardan çok zarar verir topluma. Bu durum tıp fakültesi gibi bilginin çok dikkatli kullanılması gereken alanlarda dahi öyledir. Çoğu gelişmiş ülkede ilkokul birinci sınıfta okuma-yazma öğrenmek bir marifet değildir. Zira insan onu kolayca öğrenebilir. Ancak soru sormayı öğrenen, merak eden ve toplumsal yaşamı özümseyen ‘içsel’ dinamiklerin bu yaşlarda öğre(t)nilmesi esastır.

Benim için eğitimin tanımını Bişop Creighton yapmıştır, hem de seneler önce; “Bir kişiyi eğitmenin asıl amacı, onu sürekli sorular soran biri haline getirmektir.” O yüzden bir insana öğretmekten değil onu eğitmekten bahsediyoruz. Bir alışkanlık, bir davranış değişikliği olmalı… Eğitim ile elde edilecek en büyük davranış değişikliği sormak ve merak etmektir.

Bişop Creighton’un bu sözünü adam gibi anlayacak kaç ortaokul, lise öğrencisi vardır acaba? Hani devletin yıllarca İngilizce eğitim verdiği ancak Türkçe soru sormayı, merak etmeyi öğretemediği kaç öğrenci?

Eğer toplumun omurgası alt iki seviye arasına serilmişse, ‘sorgulayan ve merak eden’ insanlar istenmez. Bu tür insanlar paradigmaya uygun değildir. Onlardan istenen şudur; karınları doyar, başlarını sokacak iyi kötü bir evleri olur, okul, hastane ulaşılabilirdir ve eğlence için renkli cam yeterlidir. Aynı renklilikte gazeteler azıcık merakı uyananlar için amaca yönelik yayınlar yapar. Kitap bu kültüre çok uzak olduğundan yüzlerce binlerce kitabın çıkması, o kitaplarda soru soran ve merak eden insanlar için binlerce argüman bulunması kimseyi etkilemez. Zira bu alt kültür ile kitap arasındaki ilişki ‘sağır birisi ile Ay ışığı sonatı’ arasındaki ilişkinin bir benzeridir. Sonuç olarak ‘okumak yerine dinlemek ve izlemek’ geçmiştir.

Bir söz var çok güzel ifade ediyor meramımızı; “Elinizdeki telefonu bırakıp, televizyonu kapattığınızda geriye neyiniz kalıyorsa, siz osunuz.” 

 

Okumak yerine dinlemek ve izlemek beyin için de oldukça farklı uğraşlardır. Beynin doğası gereği, bir bilgiyi en kolay yoldan elde etmeye gayret eder. Örneğin eğer aracınızda GPS kullanıyorsanız, asla geçtiğiniz yolları öğrenemezsiniz. Çünkü beyin bilgiyi öğrenmekten daha kolay elde edebileceği bir kaynağa ulaşabilmekte ve öğrenmesini gerektirecek zahmetli süreci bypass edebilmektedir. İronik olan şudur; GPS cihazını tasarlayan beyin(ler) müthiş bir sorma/ okuma/öğrenme/deneme sürecinden geçmiştir.

Beyin ayrıca birim zamanda daha çok uyarana odaklanır. Renkli cam onun için iyi bir eğlencedir. Sesler, efektler, hareketlilik ve sürat eğlencelidir. Beynin doğuştan fazla değer yargısı yoktur. Eğer siz eğitimle bir ‘değerler manzumesini’ yüklemezseniz aldıklarının ne kadar faydalı, doğru ve işine yarar olduğunu sorgulamaz. Böylece eğitimi değerlere dayanmayan bir sistemde yetişen bireylerin beyinleri ‘afili ne verilirse’ almaya yatkındır. Sorgulama, eleştiri, merak vb. için gerekli olan işletim sistemi yüklenmediği için herhangi bir çatışma yoktur.

Bilirsiniz, İspanyol diktatör General Francisco Franco yıllarca ülkesini baskı altında yönetmeyi başarmıştır. Vaktiyle birileri Franco’ya sormuşlar; “Yahu ülkenin yapısı bozuk!.. Ekonomi kötü, halk perişan!.. Herkes adaletsizlikten yakınıyor… Ama, hiç isyan yok!.. Bunu nasıl sağlıyorsun?”
İspanyol diktatör şu cevabı vermiş:
“Bunu 3 F ile sağlıyorum… Yani Franco, Futbol ve Fiesta ile… Onları yüz binlik beşiklerde uyutuyorum!”

Çok fazla bir şeyin değişmediğini söyleyebiliriz. Sadece o vakitlerin fiestası bugünün plazmasıdır; evlerimizin içindeki renkli cam…

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: