Nuri Pakdil kimdir bilmem, bilmezdim de… Ne zaman ki devlet büyüklerimiz kendilerini ziyarete gittiler takıldı aklıma ismi… Sonra lüfer oltasına takılmış istavrit muamelesi yaptım. Ancak bir gün çok değerli bir yazar meslektaşım Nuri Pakdil’e ait bir söz iliştirdi zihnime; “Yazmak bir mucize” diye…

Hoşuma gitti söz, güzeldi, derinliği vardı. Yine de okuma gereksinimi duymadım. Sonra bir başka değerli yazar meslektaşım bana bir kitabını hediye etti. Artık okumamak olmazdı, bu sefer oltaya ben takılmıştım.

Bana hediye edilen kitap Otel Gören Defterler serisinin altıncı kitabı. Edebiyat Dergisi Yayınları tarafından 2014 yılında basılmış. Okudum.

Azıcık internet karıştırmadan ve kaleme aldığı kırkın üzerindeki kitaptan sadece birini okuyarak dünya görüşü, yaşam felsefesi hakkında bir fikir edinmek kısmet olmadı. Dili bana soğuk ve uzak geldi. Sevimsiz kelime oyunları ve birleştirmeleri var ve çok itici. Zaten kötü bir baskı bir sürü sayfası boş kitabın, aslında dolu ama baskı hataları olmuş, şaşırdım.

Kitapta beni etkileyen nadir yerlerden bir iki alıntı yapmak istiyorum, sonra yorum.

“Edebiyat’ın yerinin camlı kapısının önünde, organları alınık bir omurga gibi duran şu bomboş, ıpıssız, ruhsuz mekâna bakarken onurla yinelenmekten de, doğrusu, alıkoyamıyorum: Riya, bu kapıdan asla içeriye girmedi. Riya, yazarlığımızın beslendiği bir kaynak asla olmadı. Elimizden geldiği kadar içimiz ayrı, dışımız ayrı değildi. İnandıklarımızı yazıyorduk. Yazdıklarımıza inanıyorduk. Hepimiz, her şeyimizle ortaya konulan her ürünümüzle özdeşleşiyorduk, açık açık dobra dobraydık.

Kuşkusuz, karşıydı Edebiyat Dergisi.

Hiçbirşeyleştirilmişliğin ideolojik kahrını, her sayısının her sayfasına, eriyik taş gibi akıtan.

Bir an bile uzaklaşmadan estetikten.

Büyülü, sınırsız incelikli özverilik.

Birbirimize gerçekten saygılıydık.

Sabır ile umut tek kelimeymişçesine okunurdu: sessiz.

Doğrusu gözüpekdik: erkek dergi, edebiyat.

Vicdanı hep önde tutarak, önde görerek, ‘Kaya’yı daima onu öne alıp öyle itelemeye çalışırdı.

Her şey eksilebilirdi insanda; ama, vicdan, asla!

Bütün karanlıklarda ışığımızdı, jeneratörümüzdü: “Hak-Alınteri-Emek” (s.51)

Yazım hataları var, büyük küçük harf hataları. Onları geçmekte yarar var, çünkü belli ki kötü bir baskıdan önce kötü bir dizgi serüveni de olmuş.

Bir mücadele insanı olduğu, insanı, vicdanı en önde tuttuğu belli; insanda eksilmemesi gereken tek unsurun vicdan olması bahsi çok hoşuma gitti; hem yararlandım hem yaralandım.

Hak, alınteri ve emek üçlüsünün önemsenmesi biraz yukarıda bahsettiği mücadelenin natürü hakkında bilgi veriyor bize. Yol doğru gibi görünüyor, kelimeler bunu destekliyor; hak, emek, vicdan vs. insanın gözü adalet kelimesini arıyor. “Herhalde” diyorum, “olmayanların, mücadelesi eksik olanların mücadelesini vermiş sayın Pakdil; demek adalet vardı ki, onun tesisi için bir mücadeleye gerek yoktu.

Bu cümlelerin hemen altında karmaşık bir paragraf var;

“Şirketeslimolmamışvicdanlarla yürümek istiyorum” diyor yazar, ilk kelimenin bitişik yazılmasında da ısrar ediyor. Takılmayalım, güzel kelime… Ama sanki öyle vicdanları pek bulamamış gibi…

Bu paragraf şu oryantal, enteresan, tam olarak nasıl anlamam gerektiğini bilemediğim cümle ile bitiyor; benim de kafam karışıyor: “İyice kafana yerleştir ki, insanoğlu, Türkiye özelinde ve tüm yeryüzünde ruhun ebedi üstünlüğü mutlaka ortaya çıkacak, bu sönmez ışıltılarla Türkiye özeli ve tüm yeryüzü geneli pırıl pırıl aydınlanacaktır.”

Sayın Pakdil bu sözü söyledikten sonra şöyle haykırmış olmalı;

“Eyy güzel ülkem, karanlıktasın!”

Bu cümleyi hangi tarihte yazdığını bilmiyorum. Umduğunu buldu mu peki? Halihazırdaki manzara öyle söylemiyor. Ha sayın yazar şu anki ahvalimizi aydınlıktan önceki kesif karanlık kabul ediyorsa bilemem. Ama bu iş yani bu aydınlanma eğitimsiz, ilimsiz nasıl olacak acaba? Ruhun üstünlüğü imam-hatip okullarından çıkacak olsaydı, en azından bu konuyla ilgili bir iki haber çalınırdı kulağımıza…

Tam da bu noktada artık internete bakmaya karar veriyorum. Çünkü yukarıda beni etkileyen “hak-alınteri-emek” kutsaması ve edebiyatın karşı olduğu hakikati ile buradaki yaklaşım ters geldi bana. Elbette insan fikirlerinin kölesi değil sahibidir. Ama ben anlayamadım; anlamayınca internete sarıldım.

Tam da benim düştüğüm kafa karışıklığına denk gelen cümleler çıktı karşıma; Wikipedia (siz hala giremiyor musunuz?) şu cümleye yer vermiş; “Kasım 2014’te Necip Fazıl Saygı Ödülünün ilkini aldı. Aynı yıl yaptığı açıklamada “muhafazakâr değilim devrimciyim” ifadesini kullanarak sağcı veya solcu olmadığını belirtip “İslamcı” olduğunu niteledi. “Özgürlükçü, emekten yana olan dinden yanayım” şeklinde ifadeleri de mevcuttur. Pakdil Marksizm ve Komünizme yakınlık hissetmediğini fakat ilgi ile izlediğini de açıkladı.

1934 doğumlu sayın Pakdil; epey yaşlı sayılır. Bir fikir adamı olduğu, yazdıklarındaki karmaşanın zihninin bir yansıması olarak kabul edilmesi gerektiğini anlıyor ve bu sefer kendisine biraz saygı duyuyorum. Metnin içinde geçen “yazarlığa riya bulaştırmama” noktasına az çok sadık kaldığını anlıyorum.

Ancak böyle bir yazarın 2017 senesinde durduğu nokta ile durması gereken nokta arasında ne kadar uzaklığa hoşgörü ile bakabilirim, ona bir türlü karar veremiyorum.

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: