2017 yılının Ramazan ayı benim için diğerlerinden daha anlamlı oldu. Şöyle ki, herhalde uzun yaz günlerinde tutulan oruçlardan dolayı bir kişiyi tanımlarken “susuz ve oruçlu” ya da “halsiz ve oruçlu” gibi tabirler kullanmak, yani şu “hızlı ve öfkeli” filminden çalıntı yapmak makul olsa gerek.

Ancak bir Ramazan, bu uzun günlerde, uykusuzluğun getirdiği artı zamanı da katarsanız, bir kişiyi tanımlamak için “heyecanlı ve oruçlu” tabirini kullanmak pek olası olmayacaktır. Öyle mi, değilmiş… Hem öyle değil ki, özetlenemiyor “Hem susuz, hem halsiz, hem uykusuz” ama aynı zamanda “heyecanlı ve oruçlu.” İnfarktüs riskinin kenarında dans ediyorsunuz. Şu meşhur Rus atasözü pek bir gündeme gelmişti geçtiğimiz aylarda; “Ayıyı dansa kaldırırsanız, dans, sen vazgeçtiğin vakit değil, ayı vazgeçtiğinde sona erer!” ya da biraz daha kibar bir ifade ile “Ayıyla dans edersen, dansın ne zaman biteceğine ayı karar verir.” Olumsuz bir örnek olduğu için bence o dönemde gerekli ders alınamadı bu sözden. Hatta atasözü Rus mu, Türk mü polemiği oldu. Rus atasözü diyenler burada inceden onları ayı yerine koyuyordu, Türk atasözü diyenler kimi koyuyor, o da tam anlaşılamadı… Ancak sözün öznesini değiştirirseniz örneğin ayı yerine, “sevgili”, “sevilen” gibi hoş kelimeler koyarsanız ya da “güzellikler”, daha geniş anlamda “hayat” gibi ifadelere yer verirseniz, dansın ne zaman biteceğine kimin karar vereceği bir anda önemsizleşiyor ya da insan bu dans hiç bitmesin istiyor.

Zamanında ayılarla dans etmedik mi, ettik efendim. O ayılar mı karar verdi dansın ne zaman biteceğine? Hem evet hem hayır… Dağılmayalım konumuz bu değil çünkü… Ancak geleceği bilemediğimiz için “şimdilik” kaydıyla ayılarla dansımız bitmiş gözüküyor. Biz kiminle dans etmeyi tercih ederiz; sevdiklerimizle, bizi sevenlerle, sevgisini karşılıksız verenlerle, iyi günde kötü günde, arabesk tabiri ile pazara kadar değil mezara kadar bizimle olanlarla; yoo mezardan da öteye… Hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak yüzlerce kişiyle dans etmeyi isteyebilirsiniz ve dansın ne zaman biteceğine kimin karar vereceği hiç sorun olmaz.

Demek ki “ayı” yerine “sevgi” odaklı bir özne koyduğunuzda işin rengi oldukça değişiyor. İşte Ramazan’ın bereketi olsa gerek bir onunla dans ediyoruz, bir bununla. Ne dans bitsin istiyoruz ne de dansı kimin bitireceği ile ilgileniyoruz. Vaziyet “susuz, uykusuz, halsiz” olsa da günler “heyecanlı ve oruçlu” geçiyor.

Neden mi yazdım bunları? Daha önce alıntı yaptığım “Üç Yusuf” isimli bir roman vardı. Akademik birikimlerimizin sonuçlarını daha geniş kitlelere ulaştırmaya gayret ederken, “Texas Scientific Health Products” isimli bir şirket kurmak oruçlu günlere nasip oldu. Üç Yusuf’taki önce Josef, sonra Yusuf, sonra yine Josef olan ama hep insan kalan, hep dans edilesi bir Amerikalı gencin hikayesiydi bu… Ve hikaye Teksas’ta başlıyor, orada nihayet buluyordu. O kitabın önsözünü yazan çok değerli hekim arkadaşımız, kendi Hülyalarında büyüttüğü bu naif kitabı şöyle anlatıyordu kelimelerinde… Bir gün kitabın tamamını da okumak nasip olur inşallah.

ÖNSÖZ

“Sevgiden başka yol bilmiyorum” diyen yazarın kitabıydı bu. Sevmiş, sevilmiş, en önemlisi de sevgi nedir bilmiş insanlara yazılmıştı. Onun kitabında kötülüğe, hasete, kine, nefrete yer yoktu. Olamazdı da. Çünkü o da farkındaydı böyle bir yere varılamazdı. Şu düşüncenin peşinden gidiyordu; “Bir gün amacımıza ulaşsak da geride kalanlara yardım edememiş ve onları hırsları, hasetleri, kıskançlıkları, hazımsızlıkları ile baş başa bırakmış olursak yine biz hatalı olacağız. Biraz yavaşlar, okumuzu geri çeker, daha yukarı zıplamak için çömeriz. Gün gelir bir günlük yolda kalırız, gün gelir bin günlük yol alırız.”

Zaten yollar da böyle aşılmaz mıydı?

Hayat tabi ki kitaplarda yazıldığı gibi gitmedi. Kötüler de oldu, iyiler de. Yeri geldi iyiler, iyi görünenler kötülük yaptı. Yazarın kurduğu dünyaya çok ters şeylerdi bunlar. Yazar önce küstü hayata. Bu duruma biraz da öfke eklenince zannetti ki insanın sevgiyle değiştirebileceği şeyler çok kısıtlıydı. Peki bu durumda ne yapmalıydı? Tabi ki yazmalı.

Günler, geceler boyu yazdı. Yazdıkça yazıyor, zihni bir türlü yazarı rahat bırakmıyordu. Tam bir şeyler yoluna girdi derken her şey bir anda alt üst oluyor. Yazar yine yazıyor. Hayat bir anda anlamsızlaşıyor. Yazar yine, yeni, yeniden yazıyor. Ama aynı zamanda bu kitapta asla pes etmeye yer yoktu. İnsanlar sevgide buluşuncaya dek yazacaktı. Belki çoğu kimse onu anlamayacaktı. Zaten yazarın böyle bir derdi de yoktu. Üç beş insana ulaşabilse bu ona yeterdi. Nitekim öyle de oldu. Gün gelecek bu bir avuç insan sevgiyle dünyayı değiştirecekti.

Peki bu kitabın adı neydi? “Üç Yusuf” dediğinizi duyar gibiyim. Hayır, hayır tabi ki o değil. Bu kitap onun “Hayat Kitabı”ydı.

Kitaptan daha güzel bu önsöz, üç yüz küsur sayfada anlatılamayanı işte böyle özetliyordu. İyi pazarlar efendim… Yazının müziği bu kez sona kaldı; en iyisi siz bu güzel müzikte “sevgi” odaklı biriyle, bir şey ile, zihniniz, duygularınız ile dans edin. Ve elden geldiğince ayılardan uzak durun.

1 Comment

  1. Bu şarkıyı neden seçtiniz bilmiyorum ama sayın yazar, bana çok sevdiğim bir arkadaşımdan hatıradır ve onu anımsattı. Bana bu şarkıyı ve güzel anıları tekrar hatırlattığınız için çok teşekkür ederim ve SEVGİ kadar önemli bir konuya değindiğiniz için.

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: