Moda sahilindeydim bugün; bir ara tereddüt ettim “ulan hangi memleket burası?” diye… Kimse kimsenin umurunda değil, herkes kendi özelini dilediği gibi yaşıyor… Çay demleyenlerle, demlenenler aynı çimlerin üzerine uzanmış, kardeşçesine bir görüntü. Kitap okuyanlar, kısık sesle müzik dinleyenler, harbi çilingir sofraları, okey masaları, ne ararsanız var. Nihayet üç beş çekirdek çitleyip yere atan ile haşlanmış mısır satanı görünce kendime geldim.

Heyecanlandım ama, her yönden aşığı olduğum, huzur bulduğum Kadıköy (aslında Kadıköyü) bir kez daha umutlandırdı beni; “neden olmasın” dedim, “neden olamasın?”

Huzur içinde bir banka oturdum; önümde yaya ve bisiklet yolu, etrafım insanlarla dolu… Eylül güneşi hala kızgın ama hava esintili…

Yürüyüş yolundaki onlarca renkli ikiliden bir tanesi açık ara önde; tıpkı Kadıköy’ün öteki yerlere nispeti gibi. Bu bir baba, kız ikilisi…

Baba otuz beş kırkında sayılır, hatırlı bir göbeği ve erken buluştuğu bir kelliği var. Küçük kızı omuzlarında, lüle lüle saçları eylül güneşiyle cilveleşiyor sanki… Yüzünü tam olarak göremiyorum çünkü babasının kafasının üzerine koyduğu bir tablet bilgisayar ekranına bakıyor olmalı…

Babanın kıyafetinden zayıflamaya niyetli olduğu anlaşılıyor. Hem de ağırlık çalışıyor baksanıza omuzlarına…

Babanın telefonu çalıyor olmalı, cebinden çıkarıyor. Sonra kulaklığından konuşmaya başlıyor. Hem konuşup hem yürüyecek vaziyette ancak bir de kızı işin içine karışınca duraksıyor.

Ne yaparsanız yapınız, çocukları, gençleri internetten uzat tutmanın artık bir imkanı kalmamıştır. Ceza, ödül vs. mekanizmaların da ömrü oldukça kısadır. Bugün en iyi hediye yeni bir cep telefonu, eğitim için en iyi hediye ise bir laptop ya da masaüstü bilgisayardır. Bu gerçekle savaşmak yerine onunla anlaşmak ve bu imkanı fırsata çevirmek zorundayız. Yoksa Don Kişot gibi yeldeğirmenleriyle savaşır dururuz…

Küçük şirin kız, tableti bir eliyle babasının masa gibi kullandığı dazlak başından kaldırıp öbür eliyle bu defa babasının başına davul muamelesi yapıyor. Şaplatıyor avucunu, sonra bir daha… Nihayet meramını anlatıyor; “babaa, internet kesildi baba!”

Adamcağız tam yürüyecek, sağlıklı bir hayata adım atacak, bir yandan telefondaki kişiye dert anlatıyor “hele bir mesai başlasın abi, çekin vadesi gelmeden hallederiz, bayram sonra işler açılacak inşallah” seçebildiğim cümleler… Belki de internet üzerinden konuşuyor ve kızının internette oynadığı oyun ya da izlediği video kesintiye uğruyor. Ha bire kafasına şaplak yiyor sevimli kızından…

Kızın yaşı ya iki ya üç… İnternetten birkaç dakikalığına bile ayrılmaya tahammül edemiyor. Zaten kırk yılın başında babası gezmeye çıkarmış. Ona da gezmek denirse, kendi sporuna kızını iliştirmiş gibi duruyor. İyi de halinden belli ki, pek gezmekle filan işi yok kızın, o internetini istiyor. Her hal ve şartta…

Yine ayranım kabarıyor. “Ulan” diyorum, “çocuklar internetle, teknolojiyle bu kadar erken yaşta tanıştıklarına göre, eğitimi kesinlikle bu renkli camların arkasına yıkmak lazım.” Bu çocukları altı yedi yaşında otuz kırk kişilik sınıflara tıkıp “hiperaktif bu çocuklar azizim, yerinde duramıyorlar” demenin bir manası yok ki! Beyin bir kere hızın tadını almış, görsel ve duysal bilgi zenginliğini fark etmiş. Kim takar Yalova Kaymakamını?

Bu çocuklara halen eski sistem eğitim vermek eğiticilerin eğitimsizliğinin en sağlam göstergelerinden. Ne projeler ne yeni öğrenme modelleri çıkar insan biraz üzerine düşse.

Ne sayın bakanın dediği gibi “en modern, en bilimsel eğitimi veriyoruz” demekle eğitim kalitesi artıyor ne de kötü basılmış kitaplardaki uyduruk resimler ve yavan nasihatler eğitime katkı sağlıyor. Çocukların beyni tıpkı kendileri gibi lunapark istiyor, renk, ses, ışık oyunları, hızla dönen bir atlıkarınca… Beyin bir kere bunların tadını aldı mı, ötekilerin yüzüne bakmıyor, ilgilenmiyor.

Örneğin matematik öğretmek mi istiyorsunuz? Eskiden “Mine’nin matematik evi” diye bir oyun vardı, beyin onu istiyor. Eğer devlet Mine’nin matematik evi diye bir programı on yıl önce başlatsaydı, şimdi o program çoktan “Sude’nin Trigonometri Bahçesi”ne dönüşmüştü.

PISA 2016 değerlendirmesine göre fen ve matematikte gelişmiş ülkeler arasında yerimiz yok ve bunu interneti kullanmadan başarmamız çok olası gözükmüyor…

Dil mi öğretmek istiyorsunuz, öğretmek istediğiniz dilde harika, beynin öğrenme ve ilgi mekanizması önemsenmiş (bilimsel yani) bir çizgi film ve sonra dizi film ile bir nesil yetiştirseniz, emin olun beş senede İrlandalı birine “ne kadar kötü İngilizce konuşuyorsunuz?” dedirtebilirsiniz.

Ne yazık ki eğitime hakkıyla para harcamıyoruz; her yıl kitap basıp dağıtmak, müfredatla topla oynar gibi oynamak bizi iyi eğitim veren bir ülke yapmıyor. Eğitim siyasetüstü olmalı, eğitimcilere ve akademisyenlere teslim edilmeli, hesap da onlardan sorulmalı…

Yakında bazı ülkelerde sınıflarda çocukların sadece oyun oynamak için toplandıklarını duyacaksınız. Ders çalışmak diye bir kavramı bilmeyecekler; matematiği oyunla öğrenecekler. Biz yine geç kalmış olacağız hem de çok geç…

Sonra, sonra ne olacak biliyor musunuz? 2017 sonbaharında Putin’in ağzından çıkan şu sözleri otuz sene sonra ancak anlayabileceğiz; “Geleceğin dünyasına yapay zekaya yatırım yapan ülkeler hâkim olacak.”

 

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: