Ülkelerin mantıksal altyapıları ile ilgili internette dönen geyiklerden bir tanesi şöyle diyor; daha iyisi de vardır elbette. Bilimsel değil bu yazdığım ancak üzerinde düşünülmeye değer.

Avrupalı-Amerikalı; başkası yapamıyorsa ben yapabilirim, başkası yapıyorsa ben daha iyisini yapabilirim, Arap-Türk; başkası yapıyorsa ben niye yapayım, kimse yapamıyorsa ben nasıl yapayım?

Kelimeler ve ifadeler değişebilir. Ancak öne çıkan bir iki husus var; batı toplumlarında genelde olumlama, özgüven ve motivasyon varken bizde yaklaşım yuvarlama usulü… Genelde tembelliğe meyil ettiğimiz iması çıkıyor. Haksız mı, pek değil.

Burada kimseyi aşağılamak, küçümsemek derdimiz yok. Ancak milletlere bu sözleri söyleten, bu algıyı oluşturan yatırımların başında önce eğitim sonra ar-ge geliyor. Bu ikisi olmazsa ne Avrupalı ne Amerikalı o sözleri söyleyemez, söylese kimseye dinletemez.

Bu satırları yazmama neden olan Nature Cell Biology isimli yüksek prestijli tıp dergisinde henüz basılan bir makale (1); tam on yedi bilim insanının adı var çalışmada. Çalışmanın adı şu; “Lactate dehydrogenase activity drives hair follicle stem cell activation.” Bir enzimin (laktat dehidrogenaz) saç folikülündeki kök hücrelerin aktivitesini yönettiğini söylüyor.

Çalışmada toplam 17 biliminsanı var. “Kıl tüy” dememişler, çalışmışlar. Sonuçta ortaya patentli bir molekül çıkmış, eminim yakında ürünleri de çıkacaktır. 

Tam on yedi bilim insanı, olasılıkla 1 milyon dolardan az olmayan bir bütçe ile iki yıla yakın süre bunu çalışmışlar. Sonuçta bu enzimin saçın büyüme evresinde önemli bir hız kısıtlayıcı basamak olduğunu bulmuşlar. Ve bu basamağı hızlandıran, dolayısıyla saç uzamasını hızlandıran bir molekülün etkinliğini denemişler. Denedikleri bu molekülün (aslında iki tane) bir güzel de patentini almışlar. Yakında ürünleri piyasaya çıkar. Emeklerinin (ar-ge) karşılığını hem çalışanlar hem de ülkelerinin kat be kat alacaklarına eminim.

Mitokondri, içinde bulunduğu hücrenin enerji santralidir; tüm enerji ihtiyacını bu organel karşılar. İlginç bir organel, evrimsel tartışmaların odağında, çünkü kendine ait bir genetik yapısı yani DNA’sı var. Memelilerin hücrelerine başka yerden gelip girdiği söyleniyor. Bunlar bizim için önemli değil, ancak mitokondri pekçok hastalık ve tedavi için oldukça önemli bir hedef. Bu kanser hücreleri için olduğu gibi saç için de böyle; sportif başarıda da ciddi belirleyici bir unsur…

Böyle bir çalışmanın projesini Türkiye’de vermeye kalksanız sizi tefe koyar proje diye çalarlar. Abarttığımı düşünmeyin. Yurtdışından döndüğümde, yaptığımız çalışmaları oldukça iyi bir noktaya getirmiştik. Burada, kendi fakültemde devam ettirmek istedim. Konunun saç olduğunu öğrenen herkes beni gayriciddi buldu, hatta bir iki akil hoca hafiften alay etti. Gereksiz bir konuydu, lüzumsuzdu.

Çalışma o kadar sofistike (karmaşık) ve detaylı planlanmış ki, insanda ‘kanser tedavisi’ni araştırıyorlar hissi uyanıyor. Harcanan para ürkütücü veya abartılı gelebilir; buldukları da incir kabuğunu doldurmayacak bir bilgi. Ama etkisini ispat ettikleri madde (UK-5099)’nin patent değerini ben tahmin edemiyorum. Zira dünya saç pazarı yarım trilyon dolara dayanmış durumda.

Sadece Türkiye’de güvenilir bir saç dökülmesi ürününe binlerce dolar verebilecek bir milyon insan olduğu öngörülüyor; bu rakam dünyada tam bir milyar! Bu bir milyar insan saçı için günde bir dolar harcasa -ki ortalama olarak daha fazlası harcanıyor, kabaca günde bir milyar dolarlık bir piyasa bu! Gerisini siz düşünün…

Buldukları aslında çok da gizemli, bilinmeyen bir bilgi değil. Saç kök hücrelerinin hızlı büyüme döneminde (anagen) daha çok enerjiye ihtiyaçlarının olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu “fazla” enerjiyi elde edebilmesi için de bazı yollar var. Aynı mantık 100 metre koşucuları ya da kanser hücreleri için de geçerli. Kanser hücresi ve 100 metre koşucusunda önemli olan çok enerji üretmek değil birim zamanda maksimum enerji üretmektir. Yani Basra yandıktan, 100 metre bittikten sonra nükleer santral çalıştırsan tesiri yok.

Mitokondri oldukça karmaşık bir yapı; içinden birkaç tane Nobel halihazırda çıkmış durumda. Basitçe işleyiş prensibi şöyle. Başta karbohidratlar olmak üzere, yağ ve protein olarak vücuda alınan ‘enerjiden zengin’ moleküllerin yapıtaşlarındaki (yani glikoz, yağ asitleri ve amino asitler) elektronların enerjilerini alarak vücudun kullanabileceği forma dönüştürüyor. Bu işi yaparken oksijen kullanıyor. Atık olarak da su ve karbondioksit üretiyor. Sessiz çalışıyor, glikozu tercih ediyor ama sizi kırmıyor, yağ asiti, amino asit hepsinden enerji elde edebiliyor, fabrika eskiyince bölünerek yenisini yapıyor, etrafı fazla kirletmiyor; sadece su ve karbondioksit… 

Şimdi bu ikiliye saçı da eklediler ve Laktat Dehidrogenaz enzimini çok çalıştırınca ya da miktarını artırınca saç kök hücreleri hızlı bölünürken ihtiyaç duydukları “daha çok” enerjiyi üretmiş oldular.

Savaşlar çıkaran, barışlar imzalatan enerji saç için de en az bu kadar kritik. Ne kadar enerji o kadar iş… Yani hurma ağacının gölgesinde yan yatarak olmuyor bu işler, lafla da peynir gemisi yürümüyor.

Çalışmada o kadar çok parametreye bakılmış ki, insanın kafası karışıyor. Ancak akılda kalıcı en önemli görsel bu… Üstte hayvanlara bir uygulama yapılmamış. Altta buldukları molekülü (UK-5099) uygulamışlar. Bu madde bahse konu enzimin aktivitesini artıran bir molekül. Çalışmadaki iddiaya göre başka bir etkinliği yok ve sonuç son derece başarılı. Hayvanlarda kısa zamanda büyük bir fark ortaya çıkmaş ve sırtları tamamen kapanmış. 

Eh Amerikalı kimsenin yapamadığını yapmış gözüküyor (şimdilik), belki Avrupalılar daha etkilisini yapabilir. Araplar hazır Amerikalılar yapmışken niye uğraşsın ki, verirler petrolü alırlar UK-5099’u, sürerler saçlarına, yatarlar hurmanın gölgesine… Türkler mi, ne yapsın kardeşim Türkler, yol yapsın, inşaat yapsın… Artarsa parası saç ilacı alsın…

 

https://www.nature.com

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: