İnsan ana dilini “şimdiki zaman kipi” “takısız isim tamlaması” gibi suni tanımlamalarla öğrenmiyor ki! Zaten bu nedenle, biz on binlerce yabancı dil öğretmeni, binlerce kurs ile dahi şu yabancı dil işini halledememişiz. İnanın devlet yabancı dil öğretmek için bu kadar muhterem öğretmeni istihdam edip, bu kadar emek ve zaman harcayacağına, azıcık “beynin dilinden” anlamaya çalışsa, bu işin böyle olmayacağını çoktan çözerdi.

Hiç olmadı şunu yapmalıydık; ana okullarından itibaren çocukların yaşına uygun görsel ve sözel girdileri simultane (eş zamanlı) sağlayan sistemler geliştirebilirdik. Ne afili bir cümle değil mi? Biraz entel biraz dantel biraz da karizmatik, tam politik yani! Sanki anlaşılmasın diye kurulmuş; anlaşılmasın ancak bir derinlik hissi uyandırsın. Kof bilgelik anlayacağınız!

Ne demek istiyorum biliyor musunuz? Devletimiz çocuklarımıza çizgi film ve yaşlarına uygun dizi izletseydi! Bunu demek istiyorum işte; dil öğretmek ve öğrenmek beynin işi… İnsan dil öğrenmez, bir dili insan değil insanın beyni, öteki insanın beyninden öğrenir. O nedenle devletimiz yabancı dil öğretmenleri vasıtası ile öğrencilere dil öğretmek isterse seviye ilköğretimde “I am going to school”, orta öğretimde de “Hello, my name is Hasan Yanyatan” düzeyine çıkabilir ancak; ispat istemiyorsunuz değil mi? Ha bu düzey lisenin sonuna doğru sevgili ağabeyim Ümit Besen’in bir şarkısına söz olabilecek düzeye ulaşabilir ancak; “I love you, I love you, do you love me, yes I do.” O da öğretmenlerin değil duyguların sayesinde…

Beyin sizin istediğiniz gibi çalışmaz, çalışmayı bildiği gibi çalışır. Siz de cahilce dizel araca benzin koyar onun daha verimli çalışacağını düşünürsünüz. Neyse bu hamur çok water götürür; bırakalım.

Soru şu; peki biz asıl kendi dilimizi ne kadar tanıyoruz? Evet aslında biz kendi dilimize de yabancıyız. Türkçe’ye angarya, edebiyata gereksiz gözüyle bakıyoruz. İki şiir ezberleyip, aruz vezni hakkında ya da Servet-i Fünun dönemi ile ilgili “edebiyat” yaparak görüntüyü kurtarıyor ve bununla yetiniyoruz.

Oysa “Dünyayı edebiyat kurtaracak” derken Garcia Marquez bunu kast etmemiş olmalı. O başka bir şey söylüyor; bir dili sevmeyi, sevdiğinle bir duyguyu ifade etmeyi, o duyguyu aktarmayı ve nihayet tüm süreci bir sevgi yumağına, bir vicdan yumuşaklığına çevirmekten bahsediyor olsa gerek… Sait Faik de bu durumu özetlemek için söylemiş olmalı şu sözü; “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”

Ama biz dili sevmiyoruz ki. Ne kendi dilimizi ne yabancı bir dili, tanımıyoruz da… Misal şu yazının başlığına bakınız. Hiç “saye” kelimesinin anlamını merak ettiniz mi? Kulağa pek Türkçe gibi gelmiyor, ancak “sayende” “sayesinde” “sayede” gibi yaygın kullanımları var. Ne demek bu saye?

Sayelerinden korkanların sayesinde çok şey öğrendik biz; onlar da bizim sayemizde şu sözü öğrensinler!

Galiba Farsça kökenli; gölge demek… Evet gölge, belki koruma ve himaye gibi çağrışımları var… Bu anlamda kullanıyoruz.

Şimdilerde daha önce kendimizi “sayelerinde” hissettiğimiz, gönül bağımız olan, atamız, babamız bildiğimiz “cismen büyüklerimizin” bırakın başka şeyleri, sayelerinden korktuklarını, onların icraatları sayesinde kendi gözlerimizle görmüş, kulaklarımızla işitmiş olduk. Sayelerinden korkanların sayesinde bir dil öğrendik anlayacağınız. Evvelinde bize yabancı, yabancı bir dil öğrendik biz.

Önceleri de bu dilin varlığından haberdardık gerçi, ama o kötü bir dildi, öğrenmek gereksizdi. Zaten dil öğrenmek zordu, bunu bile bile bir de kötü dil öğrenmenin anlamı yoktu.

Biz o dili hiç konuşmuyorduk, hiç bilmiyorduk çünkü; öğrenmeye de niyetimiz yoktu. İnsan bir diziyi izlerken, dinlerken bir dile hızla aşinalık kazanabiliyorsa, o diziyi oynarken muhtemelen daha kolay öğreniyor olmalı… Bize de öyle oldu.

İhanetin, nefretin, haysiyetsizliğin, satıcılığın, vicdansızlığın dilini öğrettiler bize. Kötü bir dil bu, pek işimize yarayacağı yok. Ama o kadar çok insan konuşuyormuş ki bizim daha önce hiç bilmediğimiz bu dili, azıcık öğrenince etraf daha anlaşılır oluverdi.

Ben bu dili pek ilerletmeyi düşünmüyorum; “bir dil bir insan, iki dil iki insan” lafına uymuyor bu dil… Ama azıcık öğrenmekten de zarar gelmedi.

Kapı gibi karşımızda duranların, azıcık esintide nasıl da ardına kadar açılıp, korkularına, bencilliklerine esir olduklarını, sayelerinden bile korktuklarını, en önemli prensiplerinin menfaat olduğunu öğrendik. İyi oldu; hangi dili konuşmayacağımızı, konuşmamamız gerektiğini, sayelerinde -geç de olsa öğrenmiş olduk.

Sayelerinden korkanların sayesinde çok şey öğrendik biz; onlara da bize öğrettikleri bu dil sayesinde iki cihanda layıklarını bulmalarını temenni ediyoruz. Öğrenmenin yaşı olmadığına göre onlara yine de bir teşekkür borçluyuz; “Thank you very much!”

 

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: