Bahar kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Daha deniz ve tatil mevsimi açılmadı. Ama şöyle tropikal bir denizde yanmış imajınızın olmasını istemez misiniz?

Bunun için elbette Seyşel adalarına ya da Karayipler’e gitmenize gerek yok, artık neredeyse her sokak başında açılan bir solaryum salonunda amacınıza ulaşabilirsiniz.

Hepimizin D vitamini (daha doğrusu hormonu) üretmek için güneş ışığına ve güneş ışığındaki ultraviyole B dalga boyuna (UVB) ihtiyacımız var. 20. yüzyılın başında Kuzey Avrupa ve Amerika rikets hastalığından kırılıyordu (1). Yetersiz güneş ışığı ve gıdaların vitamin öncülerinden fakir olması böyle bir sonuç doğurmuştu.

Rickets (raşitizm) D vitamini eksikliğinden dolayı kemiklerin yeterince kalsiyum depolayamaması ve eğrilmesi ile karakterizedir. Az da olsa ülkemizde halen görülen bir hastalıktır.  

Gıdalar aslında D vitamini açısından o kadar zengin değil; yağlı balıklar ve mantar bunların arasında sayılabilir. Bu azlığı aşmak için gelişmiş ülkelerde, başta süt ürünleri olmak üzere, tereyağı, yoğurt, çocuk mamaları, meyve suları gibi ürünlerin içine D vitamini konmuştur. Tıpkı bizim tuzun içine iyot koyduğumuz gibi (2). Böylece güneş ışığından yeterince faydalanamayan kuzey ülkeleri rikets sorununu çözmüş oldu.

Amerika ve Kuzey Avrupa ülkelerinde sık tüketilen gıda maddeleri D vitamini ile güçlendirilmekte ve toplumdaki eksikliğin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. 

 

D vitamini eksikliği toplumlarda çok yaygın görülen bir sağlık sorunu olmakla birlikte D vitamini genel sağlığımız için çok ama çok önemli. Eksiğin mutlaka tamamlanması gerekiyor.

Ülkemiz güneşli kabul edilmesine rağmen D vitamini eksikliği rakamları şaşırtıcı; üreme dönemindeki kadınlarda oran %80’e kadar çıkmış durumda (3). Bu elbette yeni doğan çocuklara da yansıyor. Bu nedenle Sağlık Bakanlığı 2005 yılından bu yana yenidoğanlara D vitamini takviyesi yapıyor.

Konuyu dağıtmayalım; madem D vitamini eksikliği bu kadar yaygın ve solaryumlar da bizi yalancı da olsa güneş ışığındaki ultraviyoleye maruz bırakıyor… Daha ne! Bir taşla hem bronzlaş, hem eksiğini tamamla değil mi?

Değil efendim hem de hiç değil.

Besinler D vitamininden çok zengin değil. Bu nedenle güneşe ihtiyacımız var. Güneş ışınları deride başlattıkları birtakım kimyasal reaksiyonlarla D vitamini üretimini başlatır. İşlem karaciğer ve böbrekte devam eder; nihayet bağırsaklardan kalsiyum emilimini sağlayan ve bu kalsiyumu kemikler başta olmak üzere dişler vb. yapılarda depo ettiren aktif D vitamini (D3) üretilmiş olur. Dikkat ederseniz D vitamini üretimi için Güneş-Deri-Karaciğer-Böbrek dörtlüsü gerekir. Buradan şu çıkarıma gidebilirsiniz; Yetersiz güneşe maruz kalma, lüzumlu lüzumsuz SPF’si yüksek koruyucu kullanma, karaciğer ve böbrek hastalıkları da D vitamini eksikliğine neden olabilir. 

Bronzlaşma vücudun ve özelinde derinin maruz kaldığı ışınlara karşı bir reaksiyonudur. Eğer derimiz fazla UV’ye maruz kalırsa hücrelerin yaşlanması, kansere meyil ciddi şekilde artar. Bu nedenle derimizdeki melanositler “melanin” denen bir renk maddesi (pigment) üreterek bu UV’nin deriye nüfuzuna engel olmaya çalışır. Şimdi sıcak iklimlerde yaşayan insanların derilerinin esmerliği galiba daha mantıklı…

Biz derimizin bu koruma refleksini suistimal ediyoruz ve sırf afili bir deri rengi için bu ultraviyoleye gönüllü maruz kalıyoruz, hem de en kötü cinsinden, güneşsiz!

Bakın solaryuma girdiğimizde neler oluyor!

  • Cildin renginin koyulaşması için melanositlere melanin sentezletmekten başka yol yok.
  • Bunun için maruz kaldığımız ışığın içinde UVB dalga boyunda (290-315 nm) radyasyona maruz kalmamız gerekiyor.
  • Bu dalgalar cildimizdeki hücrelerin DNA’sını parçalama potansiyeline sahip; bunu önlemek için melanositler hızla melanin denen ve radyasyonu emen renk maddesini (melanin) üretmeye başlıyor.
  • Tabii şunu da söylememiz lazım: Deride D vitamini sentezini de UVB artırıyor.
  • Melanositler elinden geldiği kadar melanin üreterek ultraviyolenin deriye nüfuz etmesine engel olmaya çalışıyor.
  • Sonuçta derimizin rengi koyulaşıyor (bronzlaşma, suntanning), deride oksidatif hasar (fotoaging) oluşuyor, deri hücreleri hasar görüyor.

 

Güneşin yaydığı ultraviyole deriden emilir ve hücrelerin çekirdeğine ulaşır. Burada hücrenin genetik bilgisini (DNA) parçalar. Hücre çekirdeği artık mantıklı emirler veremez ve hücreler başıboş ve kontrolsüz şekilde bölünmeye başlar (kanser). 

Sonuç ne biliyor musunuz?

Sonuç deri kanseri görülme sıklığı en hızlı artan kanser türü oluyor! Bunu gören Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ/WHO) 2009 yılında tüm ultraviyole dalga boylarını ve solaryum yataklarını birinci dereceden kanserojen ilan ediyor! Yani Ankara’nın başına bela asbestoz ve dünyanın başına bela sigara ile aynı kategoriye koyuyor (4).

Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansına göre 1. Grup kanserojenler: Sigara, Ultraviyole, Alkol ve işlenmiş et ürünleri…

Gerçek şu ki, hem malign (habis) melanom hem de melanoma dışı deri kanserlerinin görülme oranı hızla artmaktadır. Öyle ki, 35 yaşından önce solaryuma girenlerde daha sonra kanser görülme riski katbekat artıyor. Kontrollü ve güvenilir çalışmalarda bu artışın %43 ile %76 oranında gerçekleştiği gösterilmiş. Ergenler için rakamlar daha da korkutucu. Bu nedenle bilim insanları 18 yaş altına solaryumun yasaklanmasını talep ediyor (5).

 

Yeni tanı konmuş deri kanserlerinin görülme sıklığı. 1990’lardan bu yana ne kadar arttığı açıkça gözüküyor. Oysa insanlar daha çok koruyucu kullanıyor. 

 

Tüm bu korkutucu bilgilerin yanında D vitaminin çok önemli ve kansere karşı koruyucu olduğu gerçeği de var (6). Ve organizma yine bizi dengeye ve doğal olana davet ediyor; diyor ki ben bu evrenin bir parçasıyım, buna uyumluyum. Bana güneş lazım ama ne çok ne az… Solaryumdan nefret ediyorum ve sizi koruyamıyorum.

Gerisi size kalmış…

 

  1. https://www.ncbi.nlm.nih.gov
  2. http://ncbi.nlm.nih.gov
  3. https://www.ncbi.nlm.nih.gov
  4. http://onlinelibrary.wiley.com
  5. http://pubs.rsc.org
  6. https://www.ncbi.nlm.nih.gov

 

7 Comments

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: