Bir önceki yazıda iki metabolik yaşamsal zehirden biri olan glikoza göz atmıştık. Yokluğu katiyen yaşamla bağdaşmıyor glikozun. Çünkü beyniniz tartışmasız, pazarlıksız glikozla çalışıyor. Kan glikoz düzeyi belirli bir düzeyin altına düştüğünde (40 mg/dL) beyin fonksiyonları bozuluyor. Bu düşüklük uzun sürerse kalıcı hasar oluşuyor, eğer daha da aşağıya düşerse ölüm gerçekleşiyor. Biz modern çağda buna pek şahit olmuyoruz. Ancak insanlık tarihinin iyi tanıdığı bir durum bu.

Şekil İngilizce olsa da anlaşılıyor. Kan şekerinin normal düzeyleri 70-90, biraz daha geniş alınırsa 60-100 mg/dL… Yani ortalama bir litre kanda bir gram kadar… Eğer kan şekeriniz 40’ın altına düşerse bir önceki yazıda ifade ettiğimiz sorunlar ortaya çıkıyor. 20’nin altına düştüğünde ise ölüm riskiniz oldukça yüksek… 

Yüksekliğine daha aşinayız, toplumda yaygın olarak görünüyor. Uzun süre 120 mg/dL’nin üzerinde seyrettiğinde başta böbreklerimiz olmak üzere, görme organı ve sinirlerde kalıcı hasara neden oluyor. Doğrusu sizi öldürmüyor, hatta uzun bile yaşıyorsunuz. Ancak yaşam konforunuz epeyce bozuluyor. Diyabet, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları hep bu yüksek kan şekerinden kaynaklanıyor; yağları suçlamaktan vazgeçin, asıl suçlu burada…

Şimdi bir önceki yazının bitiş sorusuna gelelim; glikozun karşılığı bir sosyolojik yaşamsal zehir var mıdır, varsa nedir?

Evet efendim var; sosyolojik yaşamsal zehir paradır; mavi, yeşil, kahverengi… fark etmez. Para… Para toplumsal bir yaşamsal zehirdir.

Belirli bir düzeyin altında olması yaşam kalitesini bozar, hayatı zorlaştırır. Daha da aşağıya düşerse ya hastalıktan ya açlıktan ölürsünüz. Tıpkı glikoz gibi… Bu yaşamsal kısmı.

Geliri düşük aileler tıpkı kan şekeri düşük insanlar gibidir. Baş ağrısı, sinirlilik, halsizlik, çaresizlik, ihtiyaçların adam gibi karşılanamaması gibi yaşamsal sorunlar ortaya çıkar. Ailenin para düzeyi çok düştüğünde sorun daha da büyüyebilir. Nasıl glikoz gibi değil mi?

Fazlalığı, işte bu da zehir kısmı. Eski toplumları düşünün, kan şekerini ölçemiyorsunuz. Ha bire çok yemek yiyor, çok su içiyor ve tuvalete gidiyorsunuz. O zamanın hekimleri bu durumu gözlemliyor ve hastalığa bir isim buluyorlar. Önce “diyabetes” diyorlar, çok idrar yani… Sonraları bir hekim bu çok idrarın tatlı olduğunu fark ediyor ve “mellitus” kelimesini ekliyor hastalığa; tatlı demek… Böylece hastalık hakkını buluyor; tatlı (çok) idrar hastalığı… Biz şimdi teknolojik imkanlarla bunu henüz kanda iken ve idrara fazlaca miktarda çıkmadan yakalıyoruz. Basit bir alet yeterli oluyor.

Sonra önlem alıyoruz, kan şekerini düşüren ilaçlar, egzersiz, diyet filan… Herkesin malumu olan şeyler.

Peki para karşısında tutumumuz nedir? Sanırım bu konuda halen Hipokrat öncesi dönemi yaşıyoruz. Yani parayı bir yaşamsal zehir olarak algılamıyoruz. Bu konuda bizi uyaran hekimler yok. Ya da var ama sesleri cılız çıkıyor.

Yokluğu ve azlığı yaşamsal sorunlar çıkaran “piyasa glikozu” çok konuşuluyor. Fakirlik, gelirin topluma eşit dağıtılmaması, asgari ücretin düşüklüğü, geçim zorluğu, açlık sınırı filan… Tıpkı eski zamanlarda yaşayan insanlarda hayatı tehdit eden kan şekeri düşüklüğü gibi önlemler almaya çalışıyoruz. Paranın miktarını artırmaya çalışıyoruz, tıpkı kan glikozunu artırmaya çalıştığımız gibi. Dört bir yandan; hatırlayın kan şekerini yükselten hormonları…

Ortaçağda şişmanlık önemli bir statü gösterirmiş. Sadece zenginler şişmanlayabilirmiş çünkü… Kocaman bir göbeğiniz, kibirli bir yüzünüz ve bir de bastonunuz varsa fakirleri ezebilir onları karın tokluğuna çalıştırabilirmişsiniz. O vakitler şişmanlığın zararları bilinmediği için öyleydi sanırım. Günümüzde değişen sadece bu bilgi… Yine kibirli bir yüz ifadesi, gerçekten asgari bir ücret ve bir çeşit modern kölelik hala devam ediyor. Para da tıpkı glikoz gibi damarları zehirliyor, organları mahvediyor. Şeker böbreği, gözü, sinirleri, para vicdanı, ahlakı, merhameti…

Ancak yüksekliği yani fazlalığı metabolik yaşamsal zehir kadar dikkat çekmiyor. Napolyon bile her bir haltın farkına varmış ancak “para, para, para” demekten alamamış kendini… Zenginlik kötü bir şey algısı oluşmasın. Ancak para yaşamsal bir zehir. Belirli bir seviyenin üzerine uzun süre çıktığında önce bireyi sonra toplumu bozuyor. Temel ihtiyaçları karşılayan ve zenginliğe de müsaade eden geniş bir marjı var bu toplumsal zehrin.

Ancak bundan fazlasını paylaşmak gerekiyor. Tıpkı yüksek kan şekeri karşısında ilaçlar, diyet ve egzersiz gibi önlemler alındığı gibi, bu fazla paraya karşı da önlem alması gerekiyor insanın. Ancak bu konuda bilgi sahibi “toplum hekimlerinin” pek sesi çıkmıyor. Bu toplum hekimleri insanın ruhuna, vicdanına hitap ediyor olmalı… Örneğin inanan insanlar için din adamları, ötekiler için sol görüşü temsil eden fikir önderleri…

Çok paranın nasıl bir “insani, vicdani, ahlaki çürüme” yaptığın insanlara anlatmalı… Bıkmadan usanmadan anlatmalı. Bu “çok para”nın ruhsal, vicdani ilaçlar vasıtası ile nasıl sağlıklı seviyelere indirilebileceği konusunda “çok parası olanlar” bilinçlendirilmeli. Nedir bu ilaçlar; belki yardımlaşmadır, inananlar için sadakadır, zekattır. Bir başka açıdan insan onuruna yakışır, insani, vicdani bir asgari ücrettir, adil vergi düzenidir, vakıflardır… Ben bilmem büyüklerim bilir.

Çok para glikoz gibi sosyolojik metabolizmayı bozuyor. Tıpkı şeker hastaları gibi uzun yaşamaya neden oluyor belki ama damarları perişan ediyor. Birisi böbreğin, sinirlerin, görme organının öteki vicdanın, ruhun, insani değerlerin…

Bana göre bu yaşamsal zehirlerin fazlalığından uzak durmak lazım; her türünden… Hem glikozdan hem dolardan… Hayatın her noktasında ihtiyaç duyulan dengeyi burada da aramak lazım. Maksat hasıl oldu sanırım. Sözü daha fazla uzatıp, “çok ve lüzumsuz konuşmak” gibi bir yaşamsal zehir daha icat etmeyelim.

Hepimiz az çok suçluyuz; dünyanın kaynaklarını adilce paylaşmalıyız. Aslında fakirlerin giyemediğini giyiyor, onların hakkını yiyoruz… 

Ancak şunu da söylemeden bitmesin yazı; bizi doyuran yoksulların yiyemediği, giydiren giyemediğidir; hepimiz az çok suçluyuz… Lakin asıl suçlular, büyük başlar; onlar kim biliyorsunuz değil mi? Biliyorsunuz tabii; boş yere dememiş atalarımız “ananı öpen kadı ise kime dert anlatacaksın!”…

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: