Bugün epey gezdim, toplu taşıma aracı kullandım ve anladım ki, İstanbul artık Türkiye değil. Başka bir yer, karmakarışık. Eskiden beri söylenen yetmiş iki buçuk milletten insan sözünün doğruluğunu gözümle gördüm.

Bu insanlar turist değiller ama, bildiğiniz burada yaşıyorlar… “Ortadoğu’nun New York’u” dedim içimden, daha fakir, daha çok tecavüze uğramış, ranta kurban gitmiş ama yine de öyle…

Tramvaya bindiğimde karşımdaki koltuğa küçücük sevimli bir kız çocuğu oturdu. Ardından kimse gelmeyince biraz tedirgin oldum. Annesi, bir yakını yok mu diye… Bu kadar yabancı bir şehir, tek başına küçük bir kız çocuğu için çok korkunç olmalı… Oysa çocuk gayet sakindi, küçücük ellerini her iki yanındaki koltuklara koydu. Sonra anladım ki yer tutuyordu.

Ayaktaki kalabalığın arasından önce annesi sökün etti; o kadar benziyorlardı ki birbirine sanki tanıyormuşçasına hükmettim annesi olduğuna. Ardından da anneannesi geldi, küçük kızı kucağına alıp yan yana oturdular. Tam karşımda duruyorlardı. Gözüm küçük kız, annesi ve anneannesi arasında dolandı durdu. Hızlıca bir film sahnesi ya da hayat hikayesindeki gibi sanki aynı kişinin üç ayrı evresini bir arada izliyordum.

Sessizliği birbirine çok benzeyen hayatın üç evresinin ortasındaki hanımefendi bozdu; “Annecim güneşe dikkat et, yüzüne vurmasın.”

İster istemez anneannenin yüzüne baktım. Sonra biraz daha dikkatli… Kırmızı yüzüne estetik bir şeyler yaptırmış olmalıydı. Alnı ve göz kenarları da botoksluydu. Sonra gözlerim genç annenin yüzüne kaydı. Belli ki bu işleri iyi biliyordu.

Saflık ve temizlik böyle bir şey olsa gerek, küçük kız oldu ikinci konuşan; “Anneanne bence sen yine aynısın, hiç gençleşmedin!” Bu söz benden başkalarının da gözlerinin anneannenin üzerine dönmesine neden oldu. Kadıncağızın soyulmuş yüzü biraz daha kızardı.

Şimdi moda daha genç, daha güzel görünmek. Ne yöntemler var bilseniz. İki tane uç söyleyeyim size; birincisi fibrocell tedavisi. Kulağınızın arkasından bir miktar kıkırdak alınıyor, laboratuvar ortamında çoğaltılıp ele, yüze nereye isterseniz uygulanıyor. Fibroblast denen hücreler aslanlar gibi kollajen sentezliyor ve genç görünüyorsunuz.

Ötekisi “güvercin dışkısı maskesi.” Evet yanlış duymadınız, güvercin dışkısı. Ama illa New York güvercini dışkısı. Ne varsa içinde! Benim bildiğim üre var, cilde çok iyi geliyor. Hani insanların idrarında da olan üre. Kuşlar idrar ve dışkılarını aynı kanaldan dışa verdikleri için kıvamı da sürülmeye uygun. Sürüyorsunuz cildinize New York ya da Paris güvercin dışkısını, cildiniz nemleniyor çünkü üre iyi bir su tutucudur; sonra parlıyor ve tazeleniyor. Su tutuyor yani cildinizin üstündeki ölü tabaka… Siz de kendinizi iyi hissediyorsunuz. Ne güzel, ne güzel…

Kızın sözlerinin ayıp olduğuna dair bir iki işaret ve kaş çatmadan etkilenmiyor küçük prenses. Devam ediyor konuşmaya; “ben büyüyünce böyle şeyler yaptırmam!”

Anne hemen minik kızı kendi kucağına alıyor ve eline bir cep telefonu tutuşturuyor. Sus payı olsa gerek.

Yaşlanmayı durdurmak için yapılan çalışmaların haddi hesabı yok. Bırakın durdurmayı, yavaşlatan ya da yavaşlatıyormuş gibi yapan ürünlerin bile o kadar çok taliplisi var ki, estetik ve kozmetik sektörü katlanarak büyümeye devam edecek gibi duruyor. Ne varsa dışa yatırım yapıldığı bu acayip çağda yazık ki, iç güzelliği unutmuş bulunuyoruz.

Yaşlanma doğal bir süreç ve yaşamın temel parçalarından bir tanesi. Yavaşlatılsa da durdurmak şimdilik olası gözükmüyor. Çalışan her makine gibi vücut da zamanla yıpranıyor, yavaşlıyor, eskiyor. Yedek parça depomuz yok, eskiyeni öyle kolayca değiştiremiyoruz.

Sanırım Tanrı yaşlanma mekanizmasını canlılığa olmazsa olmaz bir parça olarak entegre etmiş. Tıbbın meşhur kitaplarından Robbins Patoloji’nin eski baskılarından birinde okuduğum sözü hatırlıyorum; “yaşlanma doğumla başlar” diye… Hala bilimsel geçerliliğini koruyor bu söz.

Ben yaşlanmaya “Tanrı’nın sabırlı nasihati” diyorum. Ardından gelecek olanın musibet olmaması için, her an, her gün, her evrede ısrarla verdiği bir nasihat. Ancak içinde bulunduğumuz zaman dilimi adeta insanlık tarihinin ergenlik dönemi gibi… Nasihatten pek anlamıyor. İlla musibet istiyor. Tanrı, bizlere yaşlılığı nasihat ederek akıbetimizin musibet olmaması için sabır gösteriyor. Ancak biz iç güzelliğimize dışımızın zerresi kadar değer ya veriyoruz ya vermiyoruz. Oysa Tanrı olasılıkla “suretlerimize değil siretlerimize” bakacak; içimize yani…

Hazırlıklı olmakta yarar var; bu kadar uzun soluklu bir nasihatten yani yaşlanmaktan anlamayan insanoğlunun tekdir ile geçiştirilmesi zor görünüyor. İş kala kala köteğe kalıyor.

Eğer Tanrı varsa ve bize hesap soracaksa durumumuz pek iç açıcı değil. Suretlerimizdeki tazelik ve ihtimam siretlerimizde yok; suçluyuz, hem de hepimiz. Bu sabırlı nasihat bir gün sona erecek, geleceğe dair emin olabileceğimiz tek gerçek bu.

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: