Nihayet ultraviyole ışığın zararlı etkilerini topluca değerlendireceğimiz yazımıza geldik.  Tahmin edileceği gibi cilt/deri zararlı etkilerinin en çok görüldüğü yerdir. İkinci sırada ise göz gelir. Cilde olan etkilere şöyle bir bakalım isterseniz.

Zararlı Etkiler

En basitinden uzun süreli UV-B ışığa maruz kalmak güneş yanığı dediğimiz, yaz aylarının ve tatillerimizin baş düşmanı var. Tam yılın yorgunluğunu atacaksınız, deniz, kum ve güneş üçlüsü içinde tatilin tadına varacaksınız. Ama ilk günün akşamında bakmışsınız ki sırtınıza dokunamıyorsunuz, yanıyorsunuz ve acı çekiyorsunuz. İşte o an anlarsınız ki tatiliniz artık zehir olmuştur. Tabi elinde diş macunu ile güneş yanıklarına saldıranları saymazsak.

UV’nin zararlarını ifade eden bir şekil.

Keşke tek zararlı etkisi güneş yanığı olsa. Ne yazık ki değil. UV-B ışık aynı zamanda cilt kanseri oluşmasına katkı sağlayan faktörlerden bir tanesi.  Ayrıca tüm UV bantlarının yaptığı ortak bir hasar da var; kollajen lifler hasarı. Derimizin bağ dokusunu oluşturan, esneklik ve şeklini sağlayan kollajen lifler. Tüm UV tipleri kollajen lif hasarı yapıyor. Kollajen yapısının bozulması sonucunda ortaya hızla yaşlanan, güzelliği bozulan ve estetik duruşunu kaybeden bir cilt kalmakta. Daha da ilginç bir durum ise UV-A ve UV-B deride A vitaminine hasar vermekte. Böylece hasar gören A vitamini fonksiyon görememektedir. Ve böylelikle A vitamini eksikliğinin belirti ve bulguları ortaya çıkmakta.

 

Bir kamyon şoförünün yüzüne bakıyoruz. Kamyon şoförlerinin yüzlerinin bir tarafı çok daha fazla güneş almaktadır. Güneş alan taraftaki yüz yarısına bakarsanız daha fazla bir şey söylemeye gerek olmadığını fark edeceksiniz.

Yukarıda cilt kanseri ve UV-B etkileşiminden bahsetmiştik. Bu olay şöyle gerçekleşmekte. Modern(!) insanoğlu ozon tabakasının sağına soluna çomak soktuğu için ozon tabakasında incelme ve ozon delikleri meydana gelmiş. Bildiğimiz gibi UV-B’nin çoğunluğunun ozon tabakasında tutulması gerekmekte. Ama ozon tabakası koruyucu görevini yapamayacak kadar incelmiş ne yazık ki. Bu durumda gelmesi gerekenden daha fazla UV-B yeryüzüne ulaşıyor. Ulaşan bu fazla UV-B ise direkt DNA hasarı yapıyor. Yani güneşten kalkıp üşenmeden dünyaya gelen UV-B ışınları güzelim deri hücrelerimizin DNA’sına girip bozuyor. Hani diye bilirsiniz ki “Ne olacak sanki DNA hasarı ile?”. Şöyle söyleyeyim kansere giden ilk basamaktır DNA hasarı. Bu hücreye kanser hücresi diyemeyiz henüz ama kanserleşme yoluna girmiş hücre diyebiliriz. Normal şartlarda vücudumuz ideal dozda gelen UV-B’nin zararlı etkilerine karşı hazırlıklı. Ancak gelen UV-B miktarı artınca hasarlanan hücre sayısı da artıyor. İnsan vücudu yakalayabildiğini yok ediyor  bu hasarlı hücrelerin ancak sayı UV-B dozunun artması nedeniyle o kadar fazla ki sonuçta birkaç tanesi vücudun savunma mekanizmalarından kaçıyor. Bu kaçanlar ise bir süre sonra karşımıza cilt kanseri olarak ortaya çıkıyor ne yazık ki. Yani kendi hatalarımızın sonucunu yine bizler çekiyoruz. Ozon tabakası bu halde. Şimdi sırada küresel ısınma var. Zannetmiyorum ki küresel ısınmayı ozon tabakasının hasarlanması kadar kolay atlatalım.

Ultraviyole ışığın direkt DNA hasarını ifade eden bir şekil. Gelen ultraviyole ışık DNA’nın çift zincirli bağlarını kırıp mutasyona neden oluyor. Hücrede tüm emirler de DNA’dan çıktığına göre bozuk emirler ortaya çıkıyor ve hücre kansere doğru bir adım daha yaklaşıyor.

Ultraviyole ışık sadece hasarlayıp bırakmıyor hücreyi ne yazık ki. Tekrarlayan maruziyetler kanserleşme yolunda süreci teşvik ediyor ve hızlandırıyor.

Kanser dedik ama olay biraz farklı. Her kanser toplum algısındaki kanser gibi değil. Bunun altında kalan da var yukarısında kalan da. En sık görülen kanser nedir biliyor musunuz? Kolon kanseri değil, meme kanseri değil, prostat kanseri değil. En sık görülen kanser bir cilt kanseridir. Adı da “bazal hücreli karsinom”. Adı kanser ama karakteri pek kansere benzemiyor. Sağa sola yayılmaz, yok gideyim oraya buraya metastaz yapayım demez. Bu özelliklerinden dolayı bu kanserden ölüm çok azdır. Bu yüzden tıp kitaplarında sık görülen kanser sıralama tablolarına baktığınızda bu garibimi göremezsiniz. Dedim ya çok iyi huylu, bunu kale alan kimse yok. Hatta bazı pataloglar buna malign yani kötü huylu yerine benign yani iyi huylu demekteler. Peki bir de “malign melanom” var. Sağdan soldan duymuş olabilirsiniz. Cilt kanseri olmasına rağmen oldukça saldırgan bir kanser türü. Daha erken evrelerde iken beyin metastazı dahi yapabilmekte. Bu nedenle oldukça korkulan ve tedavisi güç olan bir kanserdir. Peki ultraviyole ile malign melanom arasındaki ilişki nedir? Öyle ya ciddi bir kanser, dikkat etmek lazım. Bilim insanları da öyle demiş alıp bakmışlar bu kanser hücrelerini. Biz biliyoruz ki ultraviyole ışınlar direkt etkileri ile DNA hasarı yapıyor. Bu yüzden malign melanom hücrelerinin DNA’sına bakmışlar hangi mutasyonlar var ultraviyole ile ilişkili diye. Görülmüş ki mutasyonların %92 gibi oldukça büyük bir kısmı direk ultraviyole hasarı ile ilişkisiz olan mutasyonlar. Şimdi bu ne demek? Bu demek ki malign melanom olacağım diye güneşten kaçmanıza gerek yok. Ama gidip komple güneşin altında da saatlerce korunmasız da kalmayın demek. Sonuçta her şey aynı yere geliyor: “Her şey kararında güzel”.  Tabi bir de UV-C olayı var. Allah’tan bu ışın yeryüzüne ulaşamadan atmosferde absorbe ediliyor. Ama çeşitli sektörlerde sterilizasyon amaçları ile kullanılan UV-C lambalar var. Kazara bunlara maruz kalmamak çok önemli. Çünkü hatırlayacağınız gibi UV-C oldukça yüksek enerjili ve DNA hasarlama yeteneği oldukça yüksek bir ışın.

Güneş kremlerinin ultraviyoleye karşı nasıl cildi koruduğunu anlatan bir şekil.

UV-C’den ve UV-C’nin zararlı etkilerinden bahsettik. Peki ya UV-A? UV-A önceden masum ya da UV-B’den daha az zararlı kabul ediyorduk. Ancak cilt kanseri ile ilgili günümüzde “indirekt DNA hasarı” yaptığı yönünde bulgular var.  UV-A kendisi bizzat DNA’ya gidip hasar veremiyor olabilir. Ancak gel gelelim ki oluşturduğu serbest radikaller ve oksijen radikalleri DNA’yı hasarlayabiliyor. Eee o zaman UV-A’nın da UV-C ve UV-B gibi kanser oluşumuna katkısı var. Ayrıca UV-A’nın yüksek dozlarda alınması immünsüpresyonda (savunma sistemini baskılayıp, enfeksiyonlara yatkınlık durumu) yapıyor. Hadi bunları geçtim. Özellikle gidip deride bulunan bazal keratinosit hücrelerini çok seviyor bu UV-A. Bu hücrelerde mutasyona neden oluyor, sonrası malum kansere giden yol açılmış oluyor.

Ultraviyole ayrıca zaten var olan hastalıkları da alevlendirebiliyor. Örneğin: Sistemik lupus eritematozus, Sjögren Sendromu, Sinear Usher sendromu, Rozasea (gül hastalığı), Dermatomyozit, Darier hastalığı, Kindler-Weary sendromu…

Peki bu etkilerinden korunmak için koruyucu kremler kullansak olmaz mı? Olur. Eğer uzun süre kalacaksanız güneş altında kullanmanızda yarar var. Ancak doğru kullanmak gerekiyor. Sabah sürdüm akşama kadar bu beni korur mantığı yanlış ne yazık ki. Muhtemelen toplumun çoğu da yanlış kullanıyor. Bu konuya açıklık getirmemiz yaz aylarında olmamız nedeni ile çok iyi olacağı kanaatindeyim. Şimdi öncelikle faktör sayısı yüksek olan bir koruyucu kremi aldık. Çünkü faktör sayısı arttıkça korudukları UV bandı da genişliyor. Peki nasıl kullanacağız? Öncelikle işaret parmağınızın en uç boğumuna bakın. Bu kısmı güneş kremi ile doldurdunuz iyice. Bu kremi elinizin avuç ayası kadar olan bir alana süreceksiniz. Daha fazla alana yayayım daha uzun süre dayansın gibi bir mantık ne yazık ki çalışmıyor bu konuda. Ayrıca yaklaşık 2 saatte bir bu işlemi tekrarlamanız gerekiyor. Böylelikle güneş koruyucu kremin sağladığı ideal korumaya ulaşmış olacaksınız.

Tabi ultraviyolenin göze olan hasarlarına değinmesek olmaz. Ama sadece değinelim, orası başlı başına ayrı bir konu. Gözün hasarlanması çoğunlukla günlük yaşam haricinde zorlu yaşam şartları ve yapay durumlarda ortaya çıkıyor. Örneğin; yapay ultraviyole ışığa maruz kalınması, dağcılık yapanlar (yükseklerde UV-B miktarı deniz seviyesine göre çok artıyor), ya da yoğun karlı ortamda bulunanlar (kar gelen ışınları yansıtıp göze çarpmasına neden oluyor). Bu durumlarda absorbe az ve yansıma fazla olacağı için göz hasarlanabilmekte.

Yükseklikle birlikte artan UV dozu. Yaklaşık 3000 metrede deniz seviyesinden %45 daha fazla UV ışına maruz kalıyorsunuz. Hatta bununla ilgili güzel bir örnek de Nepal’de yaşayan insanlar. Nepal biliyorsunuz ki Everest dağının bulunduğu ülke. Ve Nepal de oldukça yüksek bir ülke. Bu ülkede en büyük problemlerden bir tanesi yaşla beraber artan katarakt. Çünkü uzun süreler yüksek doz UV ye maruz kaldıkları için bu insanların çoğunda katarakt riski gelişiyor.

Resmin sağında görüldüğü gibi kar güneşten gelen ışınların %85-90’lık bir kısmını yansıtıyor. Karsız ortamlar ise karada %20’sini denizde ise %10’unu yansıtıyor, %70’lik kısmını ise absorbe ediyor. Yani karlı ortama geçtiğinizde gözünüze gelen UV miktarı 4-5 kat artıyor. Bu yüzden karlı ortamlarda gözlük kullanıyoruz.

Yazı serimiz biraz uzun oldu farkındayım. Pek çok yararlı ve zararlı etkilerine değindik ultraviyole ışığın. Sonuçta ne yapalım şimdi? Bu soruya ben değil Dünya Sağlık Örgütü cevap versin:

There is no doubt that a little sunlight is good for you!” – World Health Organization

“Şüphe yok ki biraz güneş ışığı sizin için iyidir.”

Başka yazılarımızda görüşmek dileğiyle.

Kaynakça

https://www.ncbi.nlm.nih.gov

https://www.ncbi.nlm.nih.gov

https://www.ncbi.nlm.nih.gov

http://www.springer.com

https://www.ncbi.nlm.nih.gov

 

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: