İnsanoğlu neyine güveniyorsa hep uzun yaşamak istemiştir. Eski insanların, ama çok eskilerin oldukça uzun yaşadıklarına dair rivayetler yok değildir. Ancak özellikle ortaçağ kısa ömürlü insanların çağıdır. Salgın hastalıklar, yetersiz beslenme ve savaşlar ortalama ömrün kırklı yaşları aşmasına engel olmuştur.

Birinci Dünya Savaşından sonra konu hakkında bilimsel veriler üretilmeye başlanmış ve her geçen gün de artmıştır. Önceleri uzun yaşamak isteyen insanoğlu sonraları ölümsüzlüğün peşine bile düşmüştür. Henüz bir başarı yok, ama insan bu belli mi olur!

Dr. Osborne 1917 yılında bir gözlem yapar. Büyüme ve cinsel gelişme geriliği olan dişi sıçanların normal büyüme ve olgunlaşma paterni gösteren hemcinslerine göre daha uzun yaşadığını tespit eder. Bu ilginç bulgu McCay’in 1935 yılında yayınladığı ilk bilimsel makaleye kadar oracıkta durur (1).

Dr. Osborne’a ait çalışmanın yayınlandığı 1917 yılı Mart ayı Science (Bilim) dergisinin kapağı… İlk makale mühendislik ve bilim üzerine… Bundan tam bir yüzyıl önce bilim ile mühendisliğin (şimdiki tabiri ile üniversite-sanayi işbirliğinin) öneminden bahsediliyor dergide… Biliyorsunuz biz de bahsediyoruz bundan; tam yüzyıl sonra…

McCay, sütten kesildikten sonra kalori kısıtlamasına (o zamanlar gıda alımının kısıtlanması) maruz bırakılan deney hayvanlarının ortalama ömürlerinin uzadığını yayınlar. Dahası kronik hastalıkların başlangıcının ötelendiğini ve şiddetinin azaldığını rapor eder (2). Bu oldukça etkileyici bir veri olarak kayıtlara geçer.

McCay’in 1935 yılında yayımladığı çalışmanın ilk sayfası. Büyüme ve cinsel gelişim geriliğinin (yavaşlığının) uzun ömürle ilişkisini irdeliyor. O zamanlara göre oldukça ters ve iddialı bir yaklaşım…

Dahası deney hayvanlarının ölüm nedenlerinden en önemlisi açık ara kanserdir. Kalori kısıtlamasına maruz kalmış hayvanlarda bu oranın da düştüğü gözlenmiştir. Diğer nedenlerden olan böbrek ve kalp rahatsızlıklarının da ötelendiği ve/veya önlendiği ortaya çıkmıştır.

Bu ve benzeri çalışmaların sonuçlarına göre kalori kısıtlamasının (%30-60) ortalama ömrü uzattığı ve kronik hastalıklara karşı canlıyı koruduğu açık bir şekilde ispatlanmıştır.

Birinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan bu gelişmeler, İkinci Dünya Savaşı ile sekteye uğrasa da 1960’lı yıllardan itibaren insanların ‘daha uzun yaşama’ arzusu bu alandaki çalışmaların yeniden artmasına neden olmuştur.

1950’li yıllarda daha önce de bir yazıya konu olan Dr. Harman yaşlanmanın serbest radikal hasarı (birikimi) ile ilişkili olabileceğine dair ilk deneysel çalışma sonuçlarını yayınlar (3). Bu çalışmalara göre kişinin maruz kaldığı serbest radikal hasarı ve bunun birikimi yaşlılığa neden olmakta ve/veya yaşlılığı hızlandırmaktadır (4). İnsanın maruz kaldığı serbest radikal hasarlarının en önemli kaynağı da yediklerinden enerji elde edilirken ortaya çıkan oksijen kaynaklı radikallerdir.

Evren atomlardan oluşmuştur; atomlar da proton, nötron ve elektronlardan. Elektronlar merkezden uzakta tıpkı dünyanın güneş etrafında dönmesi gibi belirli yörüngelerde devamlı dönerler. Her yörüngede iki elektron olmalıdır (solda). Eğer yörüngedeki elektron sayısı bire düşerse, bu atom saldırgan bir yapıya dönüşür (ortada, free radical). Bu radikaller etrafa saldırır ve sağlıklı atomlardan (solda) elektron çalar ve onları yapısını bozarlar. Bir antioksidan ya da serbest radikal süpürücü (sağda) fazladan bir elektronu radikal olan atoma vererek onu sakinleştirir…

Bu çalışmaların sonuçları bir yandan birikirken, öte yandan büyük bir antioksidan (serbest radikallerin verdiği hasarı ortadan kaldıran, süpüren maddeler) tüketim furyası başlamış ve devasa bir pazar ortaya çıkmıştır.

Herkes uzun ve sağlıklı yaşamak isteyince de araştırmalar hız kesmeden devam etmiştir.

  1. yüzyılın ikinci yarısında ‘uzun yaşama’ arzusu kabarınca gözler biraz da halihazırda uzun yaşayan toplumlara ve onların sağlıklı diyetlerine çevrilmiştir. Yapılan pek çok çalışma Akdeniz tipi beslenmenin açık ara sağlıklı diyet olduğunu ortaya koysa da, iki adada yaşayan insanların yedikleri içtikleri bilimsel gözlemlerin merceğine takılmıştır.

Bu adalardan bir tanesi Akdeniz tipi beslenmenin sembolü olan Girit Adası… Balık, kümes hayvanları, fermente süt ürünleri ile meyve ve sebze ağırlıklı bir beslenme şekli bu. Zeytin ve zeytinyağı da çok önemli. Bizim kültürümüzde bilinse de çok tüketilmeyen semiz otu da dikkati çekiyor… Kabaca Akdeniz diyeti diye tabir ediyoruz.

Diğer ada ise bir Japon adası; Okinawa…

Bir adalar ülkesi olan Japonya’nın güneybatısındaki takım adaların ismi Okinawa… Halkı uzun yaşamasıyla meşhur. Japonlar zaten uzun yaşıyorlar, Okinawa halkı onlardan da uzun yaşıyor. Bu nedenle ne yiyip içtikleri ciddi araştırmalara konu olmuştur. 

Okinawa adasına kadar geldik, devamı bir sonraki yazıya…

  1. https://www.nih.gov
  2. http://jn.nutrition.org
  3. https://www.ncbi.nlm.nih.gov
  4. https://www.ncbi.nlm.nih.gov

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: