İşte glikoz böyle bir molekül; yaşamsal zehir anlayacağınız. Azlığı hayatın devamı ile bağdaşmıyor, çokluğu ise bizi zehirliyor. Hani büyük hocalarımız diyor ya “şeker zehirdir, karbonhidrat tüketmeyin” filan, bu açıdan bakınca epeyce bilimsel gözüküyor.

Bizi hasta eden gerçekte yağlar değil, şekerler… Ancak bu ifadeden şu sonuç çıkmamalı; şekerler her zaman zararlıdır! Hayır. Biz o kadar çok tüketiyor ve o kadar az harcıyoruz ki, zarar buradan kaynaklanıyor. Yoksa şekersiz yaşanmaz, insanın kafası çalışmaz, dinçlik, zindelik olmaz… Kafası çalışmaz deyince bazı milletler şekeri az mı tüketiyor acaba sorusu gelebilir aklınıza… Yok yok öyle değil… Onlarda şeker bol da şekerin çalıştıracağı kafa yok…

Yüksek kan şekeri başa bela bir durum; sadece şeker hastalığı ile ilgili değil. İnsan metabolizmasını çürütüyor, zehirliyor. İşi, içinden çıkılmaz hale getiriyor. Damarları bozarak bildiğiniz pek çok hastalığa (diyabet, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları vs.) zemin oluşturuyor.

Yüksek kan şekeri her ne kadar sadece şeker hastalığı olarak bilinse de öyle değil… Bunun altında karmaşık bir mekanizma var. Kan şekeri niçin yükseliyor? Niçin herkeste değil de bazı kişilerde yükseliyor? Niçin yükselmeyenlerde insülin kan şekerini düşürürken diğerlerinde düşürmüyor?

Soruların sayısı artırılabilir; ancak kabaca mekanizmayı özetlersek belki daha iyi bir iş yapmış oluruz.

Yemeklerden sonra mide ve barsak sisteminde sırasıyla sindirim ve emilim işlemleri gerçekleştirilir. Yediklerimizin içindeki şekerler, yağlar ve proteinler uygun şekilde sindirilip, küçük parçalara ayrıldıktan sonra ince barsaklardan kana emilirler. Konumuz gereği sadece glikoza değineceğiz. Yemeklerle aldığımız glikoz ne kadar az olursa olsun kanda kalmak için fazladır. Normal kan şekerimizi 100 mg/dl kabul edersek, bir litre kanda bir gram, beş litre toplam kanda kabaca 5 gram şeker bulunur! Yani iki kesme şeker kadar… Fazlasının dokular tarafından kullanılması ve depolanması gerekir. Depolama için üç ana organımız var.

Birincisi çizgili kaslarımız, yani bizi hareket ettiren, konuşturan kaslar. İkincisi karaciğer. Eğer bu iki organ yemeklerle aldığımız glikozu depoladıktan sonra artarsa gerisi tamamen yağ dokusunun. Bu üç doku arasındaki fark şu; kas ve karaciğer toplam 500 gram şekeri ‘şeker’ olarak depolayabilir. Yağ dokusu hiçbir zaman şeker depolamaz, adından da belli olduğu gibi şekeri yağa çevirip öyle depolar. Tüm bu depolamalarda kabaca insülin görevlidir. Yani insülin kandaki şekeri bu üç dokudaki hücrelerin içine sokan hormondur.

Yıllar içerisinde siz hep ihtiyacınız olandan fazla yerseniz, bu fazlalıklar hep yağ dokusunda birikir ve siz şişmanlarsınız. Konumuza dönelim.

Amerika Birleşik Devletleri’nde çalıştığım dönemde konu ile ilgili yazdığımız makale… İçindeki bilgiler halen güncel. Orada da glikozu ‘yaşamsal zehir/vital toxin’ olarak nitelemiştik…

Eğer hareketsiz iseniz, ihtiyacınızdan çok yiyorsanız yıllar içinde önce kas dokusu sonra karaciğer fazla glikozu almayı reddeder… İnsülinin tüm ısrarına karşın artık onu dinlemezler. İşte buna ‘insülin direnci’ diyoruz, şimdilerde pre-diyabet de deniyor. Büyük bir tehlike bu. Zamanla buna yağ dokusu da katılır ve insülin direnci bir hastalığa dönüşür; şeker hastalığı…

Kanda kalan fazla glikoz bu defa başka hücrelerin içine girmeye başlar; çünkü o hücrelere girişi insüline bağlı değildir ve o hücreler kas ve karaciğer gibi ‘biz almıyoruz’ diyemiyorlar… Hücrelerin içindeki fazla glikoz da ‘TAM BİR ZEHİRDİR.’

Şeker hastaları iyi bilirler, hastalık gözü, böbreği ve sinirleri tutar ve hasar verir. Bu üç dokuda aslında fazla şekerin yaptığı nedir biliyor musunuz? İnce damarların içini döşeyen ve endotel dediğimiz hücreleri bozarlar. Yani onları zehirlerler. Evet zehirlerler. Böylece dokular iyi kanlanamaz, beslenemez ve işlevlerini kaybederler. İşte fazla glikoz böyle bir zehirdir ve böbreği, gözü bir de sinirleri damarları harap ederek hastalandırır.

İngilizce ifadeler için kusura bakmayın. Yukarıda kapağını verdiğim makalenin içinden bir figür bu; fazla glikozun nasıl zehire dönüştüğünü anlatıyor. Şeklin altında bu fazla glikozun sadece şekere değil kardiyovasküler hastalıklar, şişmanlık, metabolik sendrom ve yüksek tansiyonu da tetiklediği açıklanıyor…

Konuyu uzatmayalım. Kan düzeyi az olduğunda başta beyin olmak üzere temel bazı organlar çalışamaz hale gelir ve hipoglisemi dediğimiz bu hadise birkaç dakika içinde insanı öldürebilir. Bu nedenle kan glikozunu yükselten bir sürü hormon vardır. Bu özelliği şekeri ‘yaşamsal’ kılar. Kan şekeri bir süre normalin üstünde seyrettiğinde de ki buna hiperglisemi diyoruz, o zaman da tam bir ‘zehir’ olur ve başta damarları olmak üzere pek çok dokuyu harap eder.
Buyurun size bir yaşamsal zehir hikayesi….

Oksijen de glikoza benzer karakteristiğe sahip; o da bir başka yazının konusu olsun. Metabolik hayatın yaşamsal zehri olarak glikozla tanıştıktan sonra sosyolojik hayata da bir göz atalım. Sizce sosyolojik hayatın “yaşamsal zehri” nedir diye sorsam acaba ne cevap verirdiniz?

2 Comments

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: