Evet çok uzun zaman oldu… Ben aradan çekilmeliyim. Susuzluğumuza sebil olacak bu yazının bir an önce gönüllere akması için, ben kenara çekilmeliyim…

Ama Beethoven size eşlik edebilir… Hem de sessizliğin sesiyle… 

Yazmak Bir Mucize!

Uzun zaman oldu. Kalem, duygular ile kâğıt arasındaki köprüyü sağlamak için dile gelmeyeli uzun zaman oldu. Neden bu kadar gecikti? Ya da kalem neden bu kadar uzun süre ara verdi yazmaya? Cevabı zor. Tek bilinen kalemin yazmaktan korktuğuydu. Yazmaya başlayınca kendini durduramamaktan korkuyordu. Kendini yazmanın dünyasına kaptırıp gerçek dünyadan kopmaktan korkuyordu. Oysa ne olurdu ki durmasa, bu dünyadan kopsa? Hatta belki daha da güzel olurdu. Yıllar önce en son yazdığı yazı, onlarca sayfa süren bir mektuptu; bu dünyadan ansızın göçen çok sevdiği başka bir kaleme. Yaşadıklarının ya da yaşayamadıklarının pişmanlığını hiçbir zaman atlatamadığı, kendisinin sanki sonsuza dek yanında olacakmış gibi çok üzdüğü birine. Okuyucusu olamayan bir mektuptu. O mektup şimdi neredeydi kim bilir… Saatlerce yazdıktan sonra bir daha dönüp de bakmadı kalemden dökülenlere. Gözünden de hafızasından da uzak bir yere kaldırmıştı.

Bazen kalem ne okuyucuya ulaşmak için yazardı, ne de bir mesaj vermek için. Bazen duyguların taşması yansırdı kâğıtlara. Peki ama sonrasında kaleme niye mühür vuruldu? Duygular neden engellendi? Duygularının taşkınlığından olsa gerek. Kontrolü zordu. Zapt edilemiyordu. Belki son yazılan mektupla birlikte bardak tamamen boşalmıştı. Ama bunca yıl sonra anlaşıldı ki; ne olursa olsun yazmaktan, duyguların kâğıda dökülmesinden asla vazgeçilmemeliydi. Biriktirmeden azar azar dökülmeliydi hisler. Özellikle duyguları; sevgiyi, nefreti, hüznü, mutluluğu hep zirvede yaşayanlar… En çok onlar yazmalıydı. Keskin sirkenin küpüne zarar vermesine izin verilmemeliydi. Aslında kontrol edilemeyen duygular, kalem kâğıt ile bir şekle sokulabilirdi pekâlâ. Etrafta huzuru, sakinliği aramak yerine kendi iç dünyasına dönüp duygularını yazsaydı belki de gerçek sakinliği, dinginliği yakalayabilirdi. Kalem yazmaktan neden korkardı ki? Kendinden kaçtığı gibi yazmaktan da kaçıyordu. Bir başka usta kalemin dediği gibi, “Kalemin bizi bize getirmesinden korkuyorduk. Kalemin öfkesinden kendimizi koruyamamaktan korkuyorduk.” Ama ne kendinden kaçabiliyordu ne de yazmaktan. Yazmak, kendini bulmak ile eş anlamlı olmalıydı.

Nuri Pakdil’in dediği gibi “Yazmak bir mucize!” idi. Kim bilir bu kuruyan kalem gibi ne çok kalem vardı. Dermanı yazmak olup, bundan ısrarla kaçan, korkan kurumaya mahkûm edilmiş kalemler. Peki, uzun bir aradan sonra tekrar yazmaya karar verdiren neydi? Belki büyüme gelişme evrelerini tamamlayan ve artık doğmak isteyen duyguların, kelimelerin veya fikirlerin artık yerlerinde duramamalarıydı. Belki, nadir görülen doğruların, yaşanan tecrübelerin ölümsüzleştirilmek istenmesiydi. Belki, çekilen ve çekilmeye devam eden acıların, duyulan hasretlerin bu ruha ağır gelmesiydi. Ancak sebebi her ne olursa olsun, yazmak için yazamıyordu hiçbir kalem. Anne karnında gelişen bebek gibi, toprak altında büyüyen tohum gibi sözcüklerin de duyguların da zamana ihtiyacı vardı, kalemden akması için…

Hoş geldin sesleri duyuluyordu, üzerinden tüm mühürleri atan bu kalemler için. Yazmaya başlıyordu kalem. Ama ne yazmalıydı? Akıldan geçen onca düşünceden hangisini, nasıl seçmeliydi? Kime seslenmeliydi? Bu soruların cevabı hiçbir zaman verilemeyecek. Kalem kendi karar verecek kime, ne yazmak istediğine. Sen kalemi değil, kalem seni yönetecek, alıp götürecek uzak diyarlara. Olmak istediğin dünyaya. Yeter ki özgür bırak kalemini!

Yazmak için yazmaz kalem. Kısıtlarsan düşüncelerini, kapatırsan gönül gözünü, atarsan kalemini zindanlara yazamaz kalem. Kalemin mürekkebidir özgürlük. Bedenen değil, ruhen özgür olmalı yazmak için. Belki sadece yazmak için de yazardı kalem. Ama hiçbir zaman uçan kuşlar gibi huzur vermezdi, okuyana da yazana da. Bazı kalemler yaratılışlarının aksine doğruları değil de yalanları bile yazabilirdi. Kaleme gem vurursan öyle de yazardı. Ama asla doğrular kadar sağlam, ölümsüz olamazdı. Yıkılır, çürüyüp giderdi zamanla kötü niyetle yazılanlar. Şimdilerde yalan yazmak moda oldu. Yıkmak, yok etmek, paramparça etmek, gönülleri kırmak beğeniliyor, alkışlanıyor insanlar tarafından. Doğru bilinen yanlışlar geliyor listelerin başlarında, gazete manşetlerinde, ülkelerin zirvesinde. Doğrular yazılmak için kalemlerini, yazarlarını bekliyor. Yalanları yazanlar bu kadar cesur, gözü kara iken; doğruların temsilcileri niye bu kadar sessiz, ürkek… Anlamak zor. Aslında insanlar gözlerini doğrulara bu kadar kapatmışken, neredeyse koma halindeyken, yazmak daha da zor. Ancak umut her zaman kalemin ucunda, kalbin derinliklerinde nöbet tutuyor. Vakit gelip de güneş doğduğunda doğrular çağlayan ırmaklar gibi yazılırken, yalanların kalemleri sadece ‘kötülüğün simgesi’ olarak kalacak.

Kötülüğün Simgesi Olarak Kalacaksınız

Ne yaparsanız çaresiz
Kendinizden sonraya kalmayacaksınız
Zaman yenecek sizi
O telaşsız bilge, o silahsız güç
Silecek yüzünüzden kibrinizi
Hükmünüz ömrünüzle sınırlı olacak
Öldüğünüz gün unutulacaksınız
Yıkıntılar kalacak ardınızda yalnız
Yaşarken, korkunun ağır gölgesiyle
Örtüp sakladığınız
Sindirip susturduğunuz
İncinmiş onurlar bunalmış öfkeler
Düşler ve acılardan oluşmuş
Yıkıntılar kalacak.
Babasız çocuklar irkilecek evlerde
Oğulsuz anneler, erkeksiz kadınlar,
Açık yaralardan bir ayaz gibi
Geçtikçe adınız acılı konuşmalarda
Soğuk bir ürperti gezinecek
Evlerin camlarında
Mezarlara hapislere uzanan
Yaralı tarihinde bir ince düşüncenin
-Bir güzel ülkenin, o iyi insanların-
Kötülük simgesi olarak kalacaksınız.

Şükrü Erbaş

Ey kalemler! Umut, mürekkebinizin her damlasında olsun ebediyen.

Korku, sizi yazmaktan uzaklaştırmasın.

Sabır, yazma gücünüz; doğrular, kâğıtlarınız olsun.

oldu…

Yazmak bir mucize! Ama sadece yazmak değil, başka mucizeler de var. Siz mucizelere inanır mısınız? Zordur belki, ancak başınıza gelirse, gözünüzün önünde cereyan ederse ne diyeceksiniz… Zamanın üstünde yazarlar vardır; sözleri eskimez, kalemleri körelmez… Kaç kere okusanız o kadar yeni yazı okumuş gibi olursunuz.

Çok görmüş geçirmiş birisi değilim, ama bir iki söz var heybemde… Onları yazacağım size…

Korkmayın! Okuyandan, yazandan korkmayın. Bu ülke bir zamanlar Sabahattin Ali’den korktu, onun yazdıklarından. Kürk Mantosunun içinde yıllarca tir tir titredi Madonna … Oysa “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” sözünü hepimiz sevmiştik. Ancak Sabahattin Ali’yi değil… Korkuyorduk çünkü. Onu Sinop Cezaevine koyduk. O “Geçmiyor Günler” dedi, Ahmet Kaya söyledi hepimiz ağladık. “Aldırma Gönül” dedi, Edip Akbayram döktürdü, gözyaşları sel oldu… Ama Sabahattin Ali’den korktuk hep, Madonna Kürk Mantosu içinde yapayalnız öldü…

Necip Fazıl’dan korktuk sonra… Onu da hapse attık. O “Zindandan Mehmet’e Mektup” yazdı. Baba katiliyle babasının bir safta olduğunu söyledi. Bir de geri adam diyorlardı, boynuna yafta geçirip… Çıktı, memleketim dedi, “Sakarya”yı ondan daha iyi anlatan bir kişi varsa söyleyin bana… Yolculuğumuz korkarak, kaçarak, yazmayarak, yazılanları okumayarak devam etti. Herkes için vuracak yaftamız, edecek hakaretimiz vardı.

Onlarca kez aynı fasit dairede dolandık durduk, Nazım Hikmetler, Ahmet Kayalar, Nihal Atsızlar aynı değirmende öğütüldü… Şimdi elinde binlerce çuval öğütülmüş un ve hiç tohum ile kalakaldık… Öğüttük hepsini, bir güzel midelere indirdik, yedik, bitirdik, tükettik. Sonra? Ekecek hiç tohum kalmadı elimizde. Ne Nazım tohumu, ne Fazıl tohumu…

Ama şu kaldı; Kaldırımlar şiiri deyince NFK demek yeterli oldu… NFK deyince acıyla yoğurulmuş bir vatan sevdalısı…

Şimdi evet şimdi, kıyıda köşede kalmış tohumlardan birisi filizleniyor. Eğer bu toplum onu da alıp un ufak etmez ise, bir tohum baş veriyor… Bir zaman gelecek FNS diyecekler, biz anlayacağız…

Korkun! Okuyamandan, yazmayandan, denemeyenden, vazgeçenden korkun! Söyleyecek sözü, dünyayı anlayacak dimağı olmayandan korkun… Korkun çünkü bu gemiyi onlar batırdığında hepimizin boğulacağını dahi anlayamayacak kadar okumuyor, yazmıyorlar… Okuyup yazmayınca hiçbir şey olmuyor, gemi batıyor, herkes boğuluyor…

Hepimiz isteriz ki hayatımızda “Bir Mucize Olsun.” Olan mucize kadar önemli bir başkası da “Bir Mucize Olduğunu” fark etmektir. Bir mucize oldu, kalem kınından çıktı, insan için, vicdan için uzun zaman sonra kağıtla buluştu… Doğrularından, prensiplerinden taviz vermeden, Calvin’e karşı Castellio’nun yolunu tutarak. Ya da zorbalığa karşı vicdanın sesi olmak için…

Yolun açık olsun FNS, kalemin seni bir gün SA’lerin, NFK’ların yani insanların ve vicdanların olduğu yere ulaştıracak… Çünkü “Bir Mucize” olması gerekiyordu ve oldu…

 

 

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: