Tıp fakültelerinin ilk yıllarında deri hakkında ne öğretiyorlar tam olarak bilmiyorum. Bizler fakültede çalışıyorken ikinci sınıfın müfredatından sorumluyduk. Dersler sistem bazlı anlatılıyordu. Öğretim üyeleri de kendi ihtisas alanlarına göre “dolaşım sistemi”, “boşaltım sistemi”, “endokrin sistem” gibi ana başlıkların içine derslerini yerleştirir, öyle anlatırdı.

Bir gün fakülte öğrencilerinden bir tanesi bana şöyle dedi; “hocam deri ve ekleri diye sistem başlığı açılması gerekir.” Gerçekten haklıydı. Daha çok histolog ve embriyologların sahası gibi görünse de, deri günümüzde öyle değildi.

Deri ve eklerinin bir organ sistemi olarak görülmesi için belki biraz daha zamana ihtiyaç var. Böyle başka organ ve sistemler de var vücutta. Örneğin endotel…

Endotel damarlarımızın içini döşeyen tek sıra bir hücre tabakası. Gözümüze bir organ gibi görünmüyor. Karaciğer gibi, kalp gibi bir şekli, yapısı yok. Ancak yeni yeni anlamaya başladığımız fonksiyonlarını öğrendikçe bu hücre grubunun bir organ gibi davrandığını ve pekçok sisteme (belki en çok endokrin sistem) dahil olduğunu anlıyoruz.

Endotel damarların iç yüzeyini döşeyen tek sıralı bir epitel tabakası… Sıradan bir hücre değil; vücutta yaklaşık 10 trilyon tane var ve hep birlikte tam bir organ sistemi olarak davranıyorlar. Onlarca görevi var; pek çoğu şaşırtıcı… Bu kadar naif bir hücreden beklenmeyecek kadar karmaşık. Geleceğin pek çok tedavisinde önemli rol alacağa benziyor…

Bu yaklaşım size makul gelmeyebilir. Ancak düşününüz yaklaşık 10 trilyon hücre ve tartıya koysanız yaklaşık 2 kilogram geliyor. Bu cesamette bir organ yok insan vücudunda. Karaciğer ve beyin 1.5 kilogramdan daha fazla değil. Çizgili kasların tamamını bir organ kabul ederseniz, evet belki 30 kilogram ediyor.

Her neyse… Deri de arada kaynar genelde tıp fakültelerinde. Oysa bugün iyi biliyoruz ki kendisi “nöroendopsikoimmun” bir organ. Kitaplarda “integumentary/örtücü” sistem olarak incelendiğini de biliyoruz gerçi… Lakin hakkı verildi mi, bence hayır…

Buyurunuz size bir deri kesiti; stratum corneum ve epidermis sade gelebilir ancak dermise bakınız; yok yok… Onlarca farklı hücre var; bu diyagramda görülmeyen serbest sinir sonlanmaları, dokunma, soğuk-sıcak algılayıcıları, basınç, şekil algılayıcılar (parmaklarınızla gözünüz kapalı iken bir metal paraya bir parça pamuğa ya da bir sıvıya dokunduğunuzu düşününüz). Daha damar yapısı var, ter ve yağ bezleri, kıl kökü ve daha neler neler. Göründüğü kadar basit değil anlayacağınız… 

Sol üstte birazdan bahsedeceğimiz Langerhans hücresi görülüyor (Langerhans cell).

Deri nihayet kozmetik ve estetik algıların öne çıkması ile yeniden önem kazandı… Şimdilerde botokstan tutun, hyalüronik asit, kollajen, her çeşidinden cilt canlandırıcı/gençleştiriciler (revitalising/anti-aging) ürkütücü derecede moda… Bu bir akım, ne kadar süreceğini bilemiyoruz. İnsanoğlu iç güzelliğe yeniden dış güzellik kadar önem verinceye kadar belki, belki ondan sonra da…

Gerçek şu ki, hekimler de dahil olmak üzere deriyi bir organ ve sistem olarak ele almada tıbbi/bilimsel bazı sorunlarımız var. Kaldı ki, deri ile uğraşan az/çok diğer eğitimliler bu konuda yeterli olsunlar…

Elbette bizim de haddimize değil; haddimiz olan haddimizi bilmekten öteye geçmez.

Öğrencilere anlatırdım fakültedeyken; insan vücudunda Langerhans adacıkları var… Bunu belki tıp camiasındaki herkes biliyor; pankreasta (endokrin pankreas), başta insulin ve glukagonu salgılayan hücrelerin oluşturduğu adacıklar. Büyük ihtimalle isminin nereden geldiğini de biliyor bu insanlar; daha bir tıp fakültesi öğrencisi iken araştırmacı, meraklı bir meslektaşımızdan; Dr. Paul Langerhans (1847-1888). Sadece 41 yıl yaşamış bu harikulade şahsiyet bir tıp doktoru olmanın ötesine geçmiştir.

Solda Dr. Paul Langerhans ve eşi… Ortadaki resim (B), Dr. Langerhans tarafından 1860’lı yıllarda mikroskop altında çekilmiş bir resim. Bu hücre biraz sinir hücresini andırdığı için önce makalesinde “sinir sisteminin bir üyesi olmalı” diyor. En sağda (C) Dr. Langerhans’dan yaklaşık 150 yıl sonra immunfloresan tekniği ile çekilmiş bir resim var. Ortadaki ile arasında hiç de bu kadar zaman ve teknoloji farkı var gibi durmuyor. Derideki immun sisteme ait bu hücreleri ilk tanımlayan kişi olması nedeni ile hücreler bugün de halen “Langerhans hücreleri” olarak bilinmekte ve anlatılmaktadır. 

Hayatı şu an mevzu bahis değil elbette. Ancak bir nokta çok önemli; yüzyılı aşan bir vakit önce deride sıra dışı bir hücre fark ediyor. Önce bunu sinir sisteminin bir parçası/hücresi olarak görüyor ve bu konuda bir makale yazıyor. Makale dönemin en baba dergilerinden olan “Virchow’s Archiv”de yayımlanıyor (1868). Takdir edersiniz ki 21 yaşında ve halen tıp öğrencisi… Sonraları hatasının (aslında hata değil, bilimin kendisi) farkına varıyor ve bu hücrelerin sinir sistemi ile ilgisinin olmadığına dair bir makale daha yazıyor.

Dr. Langerhans’ın 1868 yılında fark ettiği bu hücreler ve fonksiyonları ile ilgili tıbbi bilgi 1970’li yıllara kadar birikmiyor. Tam yüz yıl… az değil doğrusu… Sonra öğreniyoruz ki bunlar immun sisteme dahil hücreler…

Şimdi Dr. Langerhans’tan yetmişli yıllara kadar geçen süreyi düşünün. Deri ve derideki hücreler hakkında pek fikrimiz olmadığı halde geçen bu uzun süreyi… Şu an durum farklı mı, hayır. Bu konularda hep fizyologların babası Claude Bernard’ın harika sözü gelir aklıma; “birşeyi zaten bildiğimizi düşünmek bizi öğrenmekten alıkoyar.”

Devam edeceğiz…

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: