“Ömür sevmekten başka her şeye kısa. Ne var ki her şeye vakit bulunuyor, sevgi bundan müstesna.” Ne de güzel özetlemiş insanoğlunu sevgili Martı. Zaman akıp giderken sevdiklerine daha çok vakit ayırmalı insan, tüm meşguliyetlerine rağmen. Başlayalım yürümeye sevda yolunda durmadan yorulmadan, güzel bir müzik eşliğinde.

Trendeyim. Bir kez daha geldim, ömrümün pencere kenarına yerleştim. Kendimi seyrettim uzun uzun. Zihnimde her saniye biraz daha silikleşen hatıralar, önümde hızla akıp giden yollar, sağ yanımda hiç gitmeyecekmiş gibi bakan ve heybetiyle kendine hayran bırakan sıra dağlar… Biliyorum, siz de gideceksiniz elbet. Çünkü varlığın harcıdır gitmek. Mahlûkatın hem yarası hem de yarısıdır. Belletendir sevginin gerçek mahiyetini. Büyütmez körü körüne; yetiştirir, pişirir kısık ateşte ağır ağır. Tadın daha güzel olsun, gözyaşlarınla çeşnileyesin diye yoğurduğun her bir anıyı. Yoğurdukça hemdem olasın diye, seninle hem kader hem de keder birliği edenlerle.

  Şimdi, desen ki arkamdan “Ömür gitmelere çok kısa.”, derim ki, “Ömür sevmekten başka her şeye kısa.” Ne var ki her şeye vakit bulunuyor, sevgi bundan müstesna. Sıkıştırılıyor hep dar zamanlara, atfediliyor yanlış insanlara. Hal böyle olunca değerini yitiriyor, anlaşılamamış dimağlarda. Daha da acısı, sevilmek kabul görüyor bu çağda; sevmek ise bir ayıp, bir sefalet nişanesi ve hatta bir dilencinin çığlığı âdeta. Direnemiyor sevgi, modern çağın dişlilerine. Yeniliyor! Akıp gidiyor, karışıyor tozlu takvim yaprakları arasına.

  Oysa eskiden başka türlü ölçülürdü insanlar. Gövdesinin kapladığı yer değildi onu bu dünyaya efendi kılan ve beden, bir yükten fazlası değildi ruhun sırtında. Yüreğiyle, yüreğinde büyüttükleriyle anılırdı insanlar. Derin bakışlar; derin yaraların, sevdaların altında aranır, yönelirdi muhatabına sorular, “Söyle bakalım dost, nedir derdin? Sevdalı mısın?” Çünkü herkes bilirdi, mahlûkata derin bir tefekkürle bakmak için sevmeyi bilmek gerekirdi. Yani “Birileri onu sevmiş mi?” değildi mesele; o, gerçekten sevebilmiş mi? İçindeki taş kımıldamış mı yerinden, kavuşabilmiş mi uykusuz gecelerin kutsal mabedine, sızısı aşmış mı mantığının muhakemesini, yerle bir etmiş mi o çok güvendiği duvarlarını, güle oynaya boynunu teslim etmiş mi sevdaya, diyebilmiş mi “Al, senin olsun bu gönül, başımla beraber.” ve tutuşmuş mu tüm şiirler? Çekilmiş mi hasret, sigaranın dumanını ciğerleri yana yana çeker gibi? Saçının tek bir teline dokunmaya imtina ederken bir yandan, hasret perdesinden içre büyütülmüş mü sevda? Ah, gönlüm! Hasretlik görmeyen sevdaya, bilmem ki hakikaten denir mi sevda? Olsa olsa kül denir belki. Bağrında ateşinden eser kalmamış, boğucu bir dumana müptela… Oysa sevda diye çıktıysan yola; gitmelerle kesilmeli nefesler, edilemeyen vedalar düğümlenmeli boğazlarda, son bakışları hatırlatıp durmalı zalim hasretlik ve durup durup karşına çıkmalı, ona dair bildiğin ne varsa.

  Yaşamalı elbet sevdayı, üstüne toprak atmalı değil ya. Fakat yaşanacaksa her şeyiyle yaşamalı işte, en çok da dinmek bilmeyen hasret ağrısıyla. Yalandan sevda türküleri söylemeli değil, gecelerine katık ettiği şeyi önce bir tanımalı. Hem yalnız onu değil, sevdaya uğradıktan sonra kendini de tanımalı, yeniden ve yeniden. Daha sen hakkıyla öğrenememişsen sevdayı, tüm dünya sana âşık olsa nedir ki ederi? Önce sen bil sevdayı ey gönlüm; sabret, gözet ve gayret! Bilmem mi, nasıl da zor gelir içindeki çağlayana dur demek! Ziyanı yok, durmasın da zaten. Çağıldasın alabildiğine, essin, gürlesin, yağmur olup yağsın, birden güneş olup yaksın, kavursun içini ağustos sıcağını emen asfaltı çıplak ayağının altında hissetmişsin gibi. Yalpalasın bir oraya bir buraya, yeri geldiğinde. Fakat düşmesin işte, düşmesin dilden dile. Çarçur etmesin sevdasını nasipsizlerin sözlerinde. Bırak, söyleme, lal olsun dudakların. Kelimelerin sınırlarında arama sevdayı, ne kadar söz ustası gelse, yetmez hakkını vermeye. Her söyleyen bir parça daha götürür, biraz daha yavanlaştırır her seferinde. Bir zaman sonra bir de bakarsın ki kuş yüreğini kanatlandıran, yeryüzü esaretinden seni azat eden sevda; kuş kadar kalmıştır, dönmüştür huysuz bir maskaraya. Olmasın. Bırak, anlatılmasın.

  Gidiyorum şimdi bu şehirden, yüreğimde inceden inceye filizlenen bir sevda. Sen de bilirsin ya, insan inanmaya korkar böyle zamanlarda. Mantık davranır son bir gayret; tüm silahlarını kuşanmıştır ve zayıf bir nokta bulmak telakkisindedir, taarruza geçmek için. Bulduğunda da susmaz, öyle vesveseler verir ki ansızın kesip atasın, gönül evini de tek celsede yakasın gelir. Hayatın en yorucu, en boğucu gerçeklerini serer önüne, istatistiklerle konuşur, geçim derdinden öteye gidemeyen nice dünyalara çevirir rotanı; aklını başına getirecektir güya. Mantık böyle zamanlarda bir gayya kuyusu. Ben de takıldım ya önceleri, ondandır bu tanışıklığımız onunla. Geldim başına, taş attım kuyuya. Çıkaramadım kırk akıllıyla versem de baş başa. Anladım, ben bu kuyuya gereğinden fazla kapıldım. Çok uğraştım o küçücük çıkrığın başında, bulandığım sevdadan arınabileceğime inandım. İşin aslı, yalnızca kendimi kandırdım.

  Gidiyorum şimdi; kuyulardan azat ettim yüreğimi, bir solukta çektim nefesimi ve seni yazdım bu sefer yoklamaya: Hoş geldin! Bilmelisin, sevdanın tahammülü yoktur devamsızlığa. Gönül bir dakika dur durak bilmez, gözden ırak olsan da. Bunu kanıtlarcasına aramıza irili ufaklı evler koyuyorum raylar boyunca, kimisi son model, kimisi külüstüre çıkmış renk renk arabalar, nice hayatların yittiği kenar mahalleler, sokak lambaları, arsızca boy gösteren sardunyalar, mendil satan yüzlerce çocuk, başıboş gezinen emekli amcalar, gecelerde yaşayıp sabah uyandığı yatağı tanımayan şahsiyetler, keder denizinde kürek çeken anneler, köşe başlarını tutan gölgeler, haykırışlar, çırpınışlar, gün batımları… Şehirler koyuyorum aramıza. Biliyorum, zahiri bir engeldir mesafeler. Çünkü sevgi dirayettir; dirayetlidir sevenler!  

08.09.2017

İstanbul-Ankara yolu

Martı

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: