Çok zor zamanlar geçirdik, geçirmeye de devam ediyoruz. Birey olarak, toplum olarak, dünya olarak… Ancak yaşanılan zorluklar her zaman bir ders vermek ister bizlere. Ve ancak anlam çıkarırsak boşuna yaşanmamış olur tüm zorluklar. Değerli meslektaşımız anladıklarımızı da anlatmak gerek dercesine yoldaş etmiş kalemini kendine. Düşünmeye sevk eden kalemine, yüreğine sağlık. Anlayabilmek, anlatabilmek, unutmamak dileğiyle. İyi pazarlar…

Bir gün hatırlamamız gereken şeyi, her gün unuttuğumuzda anladık. Bazı şeyler anadan, babadan, yardan derlerdi de anlamazdık tarihte. Kaldı ki biz anayı babayı değil de onu bunu dert eder olduk.

Tarih 1912. Yer Anadolu Trabzon. Ha geldiler gelecekler diye beklediğimiz, beklerken de gerçekten sadece beklediğimiz Ruslar sonunda Karadeniz açıklarında göründüler. Olaylar ondan sonra çok farklı bir seyre büründü. Çok değişik şeylere tanık oldu bu topraklar, toprakları bekleyen gözler ve beklemekten dahi haberi bile olmayanlar. Daha dün, bir önceki gün beklerken bile farklı telaşlar, farklı farkındalıklar içerisinde olan insanlar ile bugün aynı yere bakıyorlar; aynı şeyden korkup, aynı şeyden kurtulmak istiyorlardı. Ne tuhaftı oysaki. Kimse dünkü derdinde değildi; evinin olmaması, eşinin huysuz olması, dostunun kazığı, çalışmadan para kazanamaması, konu komşuya kalbi kırıklığı, rencide edilişi, üzüntüsü vs. Donanma kıyıya indiğinde insanları bir kaçışma telaşı almıştı. Delik ilk bulanındır oynuyordu halk sanki.

Tarih şimdi. Yer burası. Ülke kan ağıyor, sokaklar yangın yeri, evlere ateş düşmüş, gönüller dağlanmıştı. Ülkenin derdi ne sürekli arttırıp bir türlü de toplayamadığı vergiler, ne de gün geçtikçe artıp bir türlü çözüm bulunamayan karbon ayak izi. İnsanımızın derdi ne parkları inşaata çevrilen temiz olmayan sokakları ne de artmayan maaşları. Annelerin derdi ne temiz bırakılmayan tezgâh üzerleri ne de iki haftadır süpürülmeyen evleri. Gönüller ne sabah yanında geçen kişinin koluna çarpmış olmasına dargın ne de günlerdir uyutmayan bacağının acısından bihaber. Ergenler bile anlaşılamamanın stresinde değiller. Çocuklar alınmayan oyuncağın ardından yerlere yatmıyor artık. Bebekler acıkınca ağlamıyor artık, annelerinin kafasındaki onlarca derde bir de kendileri dert olmamak ister gibi.  Anne karnındakiler ise tekmelemeyi bırakmış sessiz olmaları gerektiğini anlamış gibiler bu hengâmede. Ne olmuştu ki bu insanlara? Ne değişmişti? Daha dün sabah kaldırım yapan işçiler saat on bire kadar uyutmadılar diye kavga etmemişler miydi, uzayan trafiğe demediklerini bırakmayan onlar değiller miydi? Peki ya ülkedeki eğitim, sağlık sistemlerine ağzını açıp gözünü yuman sonra da hem sınavlara deli gibi hazırlanıp hem de doktorlara karşı adeta savaş açan başkaları mıydı sanki daha dün.

Hisler ve olayların benzerliği tarihin tekerrürlüğünden çok insanların zaman karşısında yıpranmalarından kaynaklıydı. Hep aynı varlıklara tav olup hep aynı olaylarda yılgınlığa düşüp hep aynı şeylerin zor geliyor olması ve hep aynı meselelerde üzülüyor olması, bazı şeylerin önemini zaman perdesi arkasında göremiyor olmamızdandı. Dün savaş dışımızdaydı insanlarlaydı; farklı toprakları paylaştığımız insanlarla. Bugünse içimizde; farklı isteklerde bulunan içimizdeki bir başka ben zamirinin yerini dolduran kişiyle. Sürekli tembellik isteyen, hoşgörüden uzak, insanlık bilmeyen hatta bazı insanlarda zamanla asıl ben zamirinin yerine bile geçmiş olan kişiyle savaş. İçimizde bizi sürekli tembelliğe iten o bize karşı savaşı gündelik hayat içinde göremez olduk. Ama artık görmeli ve her gün huduta nöbetçi koymalıyız, bir anlık zayıflığımızdan yararlanıp bizi ele geçirmesinden korkmalıyız. Bu cephedeki savaştan basit değil. Önemsiz hiç değil. Vatan artık kalemlerle kitaplarla elde tutuluyor. Tembelliği yenmeliyiz. O bizi öğlene kadar uyutmadan. İnsanlık dışı bir varlık haline getirmeden bir an önce…

Bazı şeyler anadan, babadan, yardanmış geç anladık… Bir daha unutmadan tarihimizi de.

Kapıya savaş dayandığında anladık dünyanın kaç bucak olduğunu,

Yarına çıkamayacağımızı hissettiğimizde anladık.

Dertleşecek dostlarla konuşacak dert bulamadığımızda anladık.

Garip davranışlar normalleştiğinde anladık.

Okulda yemek, kantin sırasını beklemek koymuyordu artık; hatta erken bile bitiyordu sanki. Belki biz burada olmadığımız için geldiğimizde de sıra çoktan bitmiş oluyordu.

Yorgunluk oturtmuyordu artık, asıl yorgun insanları düşündükçe cephelerde; belki yoruluyoruzdur ama hissetmiyoruzdur belki de hissetmememiz gerekiyordur. Diğerinden farklı olarak…

Evden erken çıkmak da sinir etmiyordu artık, yola erken çıkanları gördükçe; yaptığımızın boşluğunu anladık.

Telefon bilgisayar artık vazgeçilmezimiz değil mesela, şarjı bitince fark etmediğimizde anladık

Çalışmak öcü değilmiş, kaçtığımız şeylerin peşinde koşarken anladık.

Oturduğun yerden üzülmek kolaymış, hayıflanmak kolaymış. Hele üzüldüm demek hatta yeri gelince üzülme diyebilmek kolaymış.

Öhö öhö demek de basitmiş. Süper enfeksiyon binince anladık. Ülke bu halde iken her sabah başım ağrıyıp, iyileşemeyince anladık.

Düz yolda yürüyemezken anladık.

Gün boyu acıkmadığımızda, su içmeyi bile unuttuğumuzda ve tüm gece uyumayıp uykusuzluk çekmediğimizde anladık.

Büyüklere selam vermeyince takmamalarından anladık.

Kendi içinin aksine birileri üzülmesin diye karakter değiştirenleri görünce anladık.

Kanlı düşmanların omuz omuza gözyaşı döktüğünü görünce anladık birlik olmak gerektiğini.

Öleceğimizi hatırladığımızda anladık.

Hapşırırken, çalışması alerjiye dönmüş milletin halini düşününce anladık.

Yüksek ses kulağımıza zarar vermediğinde, loş ışık gözlerimizi okşarken anladık.

Gidenlerin ardından emeklerken anladık.

Erkene alınan her türlü kararda anladık.

‘Kar yağışı nedeni ile oyuna ara veriyoruz’ dediklerinde futbolcuların kursaklarında kalan heveslerini burnumuzun direğine kadar hissettiğimizde anladık.

“Son” ile başlayıp biten şakalara gülemeyince anladık.

Yapabildiğin basit şeyleri artık yapamaz olunca anladık.

Eski kırgınlıkları kolayca unutabildiğimizi gördüğümüzde anladık.

Ağaç altında uyumanın kuş tüyü yataktan rahat olduğunu görünce anladık.

Gidenlerin değerini gittiklerinde anladık.

Uzun süren kuyrukların ekmek kuyruğuna dönüştüğünde ağlayan bebekler susmayı öğrendiğinde anladık.

Her birinin içi kan ağlarken, herkesin biri için komiklik yapmaya çalıştığında anladık. Yanındaki için nasıl güldüğünü gördüğümüzde anladık.

Ufak şeylerin dert olmaktan emekliliğe ayrıldığını gördüğümüzde anladık

Gelecek adına planların, zamanın da kaçamak yollarımızdan olduğunu gördüğümüzde anladık.

Gece yıldızsız, gündüz bulutlu gökyüzünü görünce anladık. Ne güneş ne de yıldızlar bizi görmeye gelmeyince…

Dalgalar karaya vurmaktan korkar oldu birine zarar gelecek diye…

Öksürüğün geçer gibi yapmasından anladık.

Gözlerimiz kururken anladık, yeterince ağlamadığımızı.

Rüzgara karşı titremediğimizde anladık

Kara karşı üşümediğimizde anladık

Güneş’e karşı yanmadığımızda…

Her şey sıradanmış gibi görünmeye çalışıldığında anladık.

Bazen bırakmak gerekir işte, yorulmazsın ama yorulanlar için durman gerekir. Koşmak bir anlam ifade etmediğinde anladık.

Koşamayanlar için parkur dışına çıkman gerekir bazen.

Bazen de Koşanlar için en başta koşmak gerekir mesela…

Kendinden vazgeçmek gerekir işte o zaman. İçindeki koşma Sevda’sını, yaşama hayalini… Bir yerlerde bırakman gerekir.

Savaş yaralarını birlikte sarıp tekrardan çalışmaya hep birlikte başlayabilmek için. Bazı zamanlar birlik olmak gerektiğini anladık.

Gerçekten anlamış olma dileği ile…

    Geri kalan her şey bizi yarı yolda bıraktığında kütüphanenin yolunu tutun. (Stephen King)

Bu yazıya bir yorum yap

Scroll Up
%d blogcu bunu beğendi: